Futbol Şiirleri

1 Kova Kaleci şiiri Sunay Akın ŞiirleriSunay Akın
468 kez okundu0

Yedi kova su yeterliydi
sıvas’taki ateşi söndürmek için
oysa her biri
devlet dairesindeki kovaların
üstüne yazılı
altı harfli bir sözcüktü yangın

Yedinci kova
taşar engellenemez biçimde
çünkü emekçilerin
alın teriyle doludur
işte bu yüzden
sinek ölüleri yüzemez üstünde

Futbol takımında mahallenin
kova kaleciydi lakabım
ilk kez sevinecektim buna
ama yalnızca
avuçlarıma alabildiğim suyu
bir kova gibi sıvas’a taşıyamadım

G harfi boştur yangın kovalarının
ki ortaya çıkar
dolu olanları okununca
madımak oteli’nin merdivenlerinde
kurtulmayı bekleyenler için
verilen karar: Yan ın

Ve başında anladım ki bir kuyunun
ipin ucunda
derinlerdeki suya uzanan
birer kova gibidirler
yangınları söndürmek isteyen
darağacına asılı devrimciler

Sunay Akın

2 İstanbul şiiri Neyzen Tevfik ŞiirleriNeyzen Tevfik
498 kez okundu0

Sen ey muhit-i mülevves sen ey hadid-i fesad,
Sen ey nifak u şikakıyle melanet-abâd.

Sen ey yegâne belası maarifin, hünerin,
Adüw-i fahrîsi sensin efâzıl-ı beşerin!

Senin riyâh-ı nesimin mefâsid-i iğvâ,
Çeker felaketini nev-i Âdem ü Havva.

Suyun fusûk u fiten menbaı, soyunda liâm,
Sokaklarında gezen piçlerinde naz u hıram.

Kiminde turra-i zerrin, kiminde çeşm-i kebûd,
Kiminde gerden-i sîmîn, nigâh-ı aşk-alûd,

İpekli burkanın altında nefs-i emmare,
Koşar sevâid ü sine güşâde ağyare.

Bir irtiâş-ı harîsâne leblerinde uçar,
Sokak sokak dolaşır her leıme damen açar.

Nişanlısı, kocası kan içinde serhadde,
Bunun sahâif-i âmâli fuhşe müsvedde.

Kulaklarında uğultu, nasihati, pendi,
Duyar mı hiç, “Kadının fendi erkeği yendi®”

Bu mahz-t hikmeti talim eden haminninesi,
Yılışması, bakışı tıpkı kendi ananesi.

Bu yolda hıfzolunurmuş hukuku nisvâmn,
Açıldı dide-i idraki yâr-i cananın.

Serildi hâk-i maarifte damen-i namus,
Kırıldı leyl-i terakkide şişe-i fanus.

Döküldü jale gibi berk-i gonca-i ikbal,
Açıldı lale gibi ümmehât-ı istikbal.

Göründü dide-i huffaşa levha-i hurşid,
Büründü leyle-i zalmaya âftâb-ı ümid.

Bahar-ı şehvete serv-i revan olan şıklar,
Hele bıyıklı sakallı şu kahpe kancıklar…

Resim, şiir edebiyat, musikiyle spor,
Tiyatro, kotra, lisan, her şeyi bilir unutur.

Ocaklıdır, asabidir, uçar gibi görünür.
Bizans’ta sanki kanatlı karıncalar sürünür.

Vatan giderse ne varmış, yeter ona futbol,
Geçindirir beyi elbette şanlı İstanbul.

Meta’ sük-ı cehalet, bu kütle-i meşum,
Ne fikr-i mazi ü ati ne hâl-i nâmalum.

Akar gider doludizgin bu nehr-i fısk u fücıır.
Köpüklü dalgalan hep birer ukab-ı akur.

Çakar sahâib-i ufkunda râ’d-i izmihlal,
Döner başında bela-yı muhaceretle zeval.

Yine bu hizb-i zelilin vazifesinde değil,
Bu kavme has bu haslet ki halli pek müşkil.

Sen ey arûse-i fettanı âlemin, kürenin,
Gezer mesirelerinde hayali Sent İrerim.

Sufûf-ı tayf-ı hurâfâta kal’a, her surun,
Peri-i hudaya me’men cibal-i mağrurun.

Tahayyülâtı esatire bahrin ayine,
Kapında imparatorlar ki abd-i dirine.

Tebessümün nice bin hükümranı aldattı,
Zehirli sine-i kahrında çok emel yattı.

Menâzırırıdaki eşvâka tül olan âfâk,
Saçar mezâhim-i hunîn ile cihana nifak.

Senin o semli nigâhın zehirli handelerin,
Sadakatinle mükellef yeminli bendelerin,

Ayırdı kardaşı kardaştan, oğulunu babadan,
Senin o pençe-i zulmün, gönülleri kanatan.

Nedime-i hevesâtın ki nefs-i enımare,
O kahpeye tutulan halka olmamış çare.

Riya u kizb ile fitne, nifak u bî-şermî,
Sefahete veriyor fuhş u cehl ile germi.

Cidar-ı kasr u sarayın eder bunu ibraz,
Bütün fecâyie masdar, şenâyie maraz.

Fevâhişe yuva oldu kafesli hanelerin,
Alıştı gözleri her şeye maderin, pederin.

Birer mezâbih-i iffet devâir-i aklâm,
Erir önünde şenaatle ismet-i eytam.

Bütün hazine-i devlet erâzile me’kel,
Asar, keser, sürer – onlarca ülke bir maktel.

Bakınca Meclis-i Millîye bir de Âyâna,
İçinde çifte atanlarla döndü Nallıhan’a.

Oyuncak oldu elinde iaşe muhtekirin,
Akar bugün kasasından sirişk ile kan, irirı.

Yazık değil mi bu millet ezilsin, incinsin?
Ahalinin başına günde bin bela insin.

Deyen o herze vekilân ki hırs ile daha dün,
Öperdi bin kapının âstânını gece, gün.

Cerâidin açınız da bakın sahâifine,
O maskeli çetenin hainiyle hâifine

Ne oldu anlamadım ben, hemen nasıl döndü,
O nur-ı şevk u hamiyyet ne çarçabuk söndü?

Vatan deyip sarılanlar zehirli gerdenine,
Şifa deyip sarılanlar zulüm kokan tenine,

Zamana lanet okuttu cihanı incitti,
Muvafakatla teellüf nasıl olup bitti!

Hakikate eden isyan yalancı matbuat,
Bu halka rehber olan şu e’râzile, heyhat,

Sırâc-ı nur-ı saadet deyip de aldandık,
Ki on birinci yıl oldu, cayır cayır yandık.

Nedir bu şendeki sihr-i füsun ü izmihlal,
Bu işlere mütehayyir nigâh-ı rûz u leyal.

Cihanı tuttu mutalsam nigâh-ı efsunun,
Lisan-ı millete vurdu kelepçe kanunun.

Cihâd-ı ekber’i açtı kel onbaşı derhal,
Aduya meydan okundu, yenilmek emr-i muhal!

Güvendiği dağa karlar yağınca mert Enver,
Cemal’i Talat’ı aldı bu yerden etti sefer!

Bu kârvân-ı vegaya Topal eşekle giren,
Bulur mu kendine bilmem Çolak’ta bir me’men?

Göründü hasılı harbin ziyanlı, kanlı sonu,
Prusya’nın harekâtında Kayser’ln oyunu.

Dönek o zübbe-ki Enver görünce ikbali,
Tebeddül eyledi efkârı, kavli, ef’ali.

Makasıdı bu harisin yegâne servetmiş,
Vücûd-ı devlete girmiş muzır bir illetmiş.

Vekil-i millet olan şu güruh-ı mebûsan,
Dururdu piş-i hıyanette sâmit ü handan.

Düşün şu zümreyi bir kerre var mı vicdanı?
Huda’ya, Kabe’ye, Kurân’a var mı imanı?

Evet, bu şerzimedir şirket-i cinâiyye,
Ezildi gitti bu elle hukuk-ı milliyye.

Sen ey selâsil-i gafletle bağlanan evlat,
Halas ’ına acaba var mı sende istidat?

Tamam bin üç yüz otuz beşte Kâbe’nin tekrar
Zulümle hedmine kalkıştı Ebrehe-J küffar.

Musallat oldu ebabil o kavmi etti zelil,
Buna deîiî ile burhan meali Sure-i Fil.

Medine’ye edilen zulüm için şu söz kâfi,
Asıldı Ravzâ-i pâkin önünde eşrafı.

Tutunca danıen-i sadâtı kanlı tırnaklar,
Yetişti seyf-i İlahi ezildi alçaklar.

Arah o “kavm-ı necib” oldu cümleden dilgîr,
Muhibb-î Âl-i Nebi m iş Acem görüldü hakir.

Yüründü üstüne toplarla Kürd’ün, Arnavud’un,
Ne Rum, ne Ermeni kalmıştır olmadık dilhün.

Hülasa cümle anasır bozuldu ser-ta-pâ
Pişirdi Türk Ocağı’nda hamursuzu Musa.

Nifak u tefrika düştükçe beynine millet,
Girişti birbirine kalktı ortadan hürmet

Bu devletin ki cenaze namazına niyet,
Eden bu zümre-i fâsık bu kani; Cemiyet,

Mezarını vatanın dişleriyle kazmıştır,
Kitab-ı mahvını kirli eliyle yazmıştır.

Neyzen Tevfik

3 Game Over… şiiri Can Dündar ŞiirleriCan Dündar
429 kez okundu0

Büyük bir bilgisayar firmasının genel müdürü, bilgisayar fuarında kendi standının bir işiyle uğraşırken
telaşlı bir baba sokulur yanına…
“Kardeş bakar misiniz,” der, tezgâhtar sandığı genel müdüre.
“Çocuğuma bir bilgisayar almak istiyorum. Hangi modeli tavsiye edersiniz? Ram’i kaç olsun? Hafızası kaç gigabayt olursa iyidir? CD okuyucusu recordable olursa daha iyi olur mu? Ekran kartı kaç megabayt olursa iyi sonuç alırız?
Bu modeli ileride updat edebilir miyiz? ” Bilgisayar firmasının müdürü, nefes almadan konuşan ve isteklerini ardı ardına sıralayan baba sözünü bitirince araya girer…
“Çocuğunuz kaç yaşında? ”
“On bir.”
“Siz ona en iyisi gidin bir bisiklet alin beyefendi.”
Ne zaman satanizmin pençesine düşüp intihar eden gençlerin haberini okusam gazetelerde, hep bu öykü gelir aklıma.
Bilgi amacı ile kullanılmayan bilgisayarların insan üzerine tahribatından kuşkulanırım hep.
Bu kez de öyle oldu zaten. Çocuklarını ortalıkta patırtı yapmasınlar diye dört – beş yaşlarında bilgisayarın önüne
oturtan anne ve babalar, onlara artık bir bilgisayar oyunu kadar uzak kaldıklarını çok geç fark ettiler bence.
Potansiyel katil yetiştiren Doom oyunlarının, kötü ile iyiyi ayırmaktan yoksun taze beyinlere şeytan veya kurban olmayı öğütleyen fantastik interaktif safsataların, büyücüler, cadılar, efsunlu yüzüklerden ibaret saçma sapan Hollywood yapımlarının o güzelim kuşağı gelip koyduğu yer elbette ki bir uçurumun kıyısı olacaktı.
Üstelik en eğitimlilerin arasından çıktı bu intiharlar.
Ve çok şaşırdı anneler babalar. Oysa o okula girebilmek için yıllarca bir tek şey öğrettiler çocuklarına:
“Bilgisayarının başına otur ve diğerlerini parçalamayı öğren.
Eğer test sınavlarında senin yaşındaki 10 arkadaşını elersen, yani 10 arkadaşının hayatini kaydırabilirsen,
onları mahvedersen yabancı dille eğitim yapan o okullara girebilirsin… Mutlu olmak için 10 kişiyi mutsuz etmen lazım
çocuğum.” Böyle hazırladılar çocuklarını hayata. “Parçala, yok et ve öldür…” Yok et arkadaşlarını. Öldüremediklerini de intihara teşvik et… Öldürdüğün sürece hayatta kalırsın evlat.
Mutluluk sadece ve sadece basaridir. Oysa bir çocuğun mutlu olması için oyunları, bebeği, futbol topu ve bir bisiklet yeter…
Bir bisiklet bazen daha çok şey öğretir çocuğa.
Ama aileler arasında insan yetiştirmek yerine sınavları birer birer kazanan bir robot yetiştirme eğilimi daha çok ağır basıyor. Onları ağaç seven, deniz seven, kus seven, doğa seven birer çocuk olarak yetiştirmek yerine onlardan test hocasını sevmelerini istiyoruz nedense.
Oysa düşünsenize; sadece hayvan sevgisi aşılasanız bile kedilerin katledildiği aptal aptal satanist ayinlerden
uzak durur çocuğunuz. Sadece bir kedi sevgisi… Mırıl mırıl bir kedi sesi, gürül gürül akan bir hayat olur…
Kumsala vuran deniz yıldızlarını kurtarmak için onları birer birer denize atan çocuğa “Kumsalda milyonlarca deniz yıldızı var. Ne fark eder ki” diye sorduklarında, denize fırlattığı deniz yıldızını göstererek “Bunun için çok şey fark edecek” demek için, dolaşılan kumsallarda hiçbir zaman “Game Over” yazmaz kumların üzerinde…

“Game Over…”

Can Dündar

4 Avcı, Av Ve İzler şiiri A. Ali Ural ŞiirleriA. Ali Ural
488 kez okundu0

Avının izlerine değil kendi izlerine ram olan bir avcının vay haline! Nişan almayı öğrendikten sonra da poligonlardan çıkmayan, ateş etmek için iç içe geçmiş dairelere ihtiyacı olanlara da! Haritamı çizip elinize vermemi istiyorsunuz demek.Hazinemi hangi ağacın altına gömdüğümü bilmek…İsterseniz altında gömü bulunan ağacın ait olduğu ormanı da işaretleyim haritamda, kolaylık olsun.Ağacımın hangi ağaçlarla akraba olduğunu gösteren kütüğü de iliştireyim eke. Ormanda kaybolduğunuzda yönünüzü nasıl tayin edeceğinizi fen ve tabiat dersinde öğrenmiştiniz, hatırlayın; ağaçların gövdelerindeki yosunlu taraf kuzeyi işaret eder.Yoksa siz kutup yıldızına bakarak mı yönünüzü tayin ediyorsunuz! İyi de bu kadar kutup yıldızından hangisini izliyorsunuz? Her gece yeni bir kutup yıldızı çıkmıyor mu gökyüzüne, yanlış mı duyuyorum, mikrofonu eline alıp “ bir-ki”hatta sadece “bir”diye üflemiyor mu! ! Fazla kutup yıldızı göz çıkarmaz, diye de düşünebilirsiniz tabii ama bir şartla; kolunuza üç noktalı bir pazubent takarak…

Tamam Eliot haklı, bütün eserler organik bir bütün oluştururlar ve diri ozanlar ancak ölü ozanlar arasında kendilerine bir yer açabilirler. “İçinde yaşadığımız çağa kadar yaratılmış bütün sanat abideleri, kendi aralarında ideal bir düzen ve bütün oluştururlar.”Aldım, kabul ettim. Ama siz de kabul edin ki, futbolcuların soyunma odaları, mağazaların elbise kabinleri, doktorların paravanları vardır. Ama bir şey veremesem de, eli boş göndermemem gerekiyorsa sizi Robert Frost gibi “Ormanda karşıma iki yol çıktı.Ben az kullanılmış olanını seçtim.”diyebilirim.Ve hatırlayabilirim Behçet Necatigil’i:

“ Nerden niçin mi geldim

Bilmeden bir şey diyemem,ya siz?

Hem hiç önemli değil

Geldim, yer açtılar, oturdum

Girip çıkanlar vardı

Zaten ben geldiğimde.”

* * * *

Cahit Zarifoğlu’nun mektubu ılık bir çöl rüzgarı gibi Arabistan’da beni bulduğunda on dokuz yaşındaydım.Henüz edebiyat dergilerine göndermemiştim şiirlerimi.Orada tanıştığımız bir Türk mühendisinin okumak bahanesiyle aldığı şiirlerimi Cahit Zarifoğlu’na gönderdiğini, içinde “Sen de bir imza sahibi olacaksın.”cümlesi bulunan o ılık mektubu aldığımda anladım. Zarifoğlu, mektupla beraber “Öfkeli Çocuklar”adlı şiirimi yayınladığı Mavera’nın son sayısını da göndermişti bana. Dünyanın bir ucunda beni bulan bu elin yazdıklarını o günden sonra daha yakından izlemeye başladım.Zarifoğlu bir şiirinde “Bu sabah beni iri anla, taşıp”diyordu ve hayatında bir kez taşmamış kimi şairler onun şiirlerini anlamsız buluyordu.Zarifoğlu’yla mektuplaşmalarımız devam etmiş, ne yazık ki yüz yüze görüşemeden Hakkın rahmetine kavuşmuştu.O zamanlar henüz İsmet Özel’le tanışmıyordum.Özel’in Zarifoğlu’nun ölümünün ardından “O’ndan sonrakiler O’nda ders alınacak bir taraf bulacaklardır.Hem şiirin kendine mahsus kaliteleri bakımından, hem müslüman bir şairin dünya hayatındaki temayülleri bakımından.” diye yazmasından çok sonra kader İsmet Özel’le yollarımızı kesiştirdi.Türk şiirinin bu büyük şairleri benim özge şairlerimdir ve onlar hakkında bir soruşturma kapsamında cevap vermemin haklarını vermeme yetmeyeceğini düşünürüm.Allah ömür verirse onlar hakkında oylumlu yazılar yazmak istiyorum.

* * *

Şairin kişisel tarihi içinde yaşadıklarının yanı sıra okudukları da yer alır.Tek bir olayın bir esere ilham kaynağı olduğunu söylemek nasıl gerçekle bağdaşmazsa tek bir eserin de bir başka eserin biricik kaynağı olduğunu söylemek o kadar yanlış olur.Doğrusu bunlar ancak heyecanları taşırıcı bir rol üstlenmişler, şairin derinlerinde birikip zamanla cevhere dönüşen şiiri yeryüzüne çıkarmışlardır.Yazdığım şiire katkıda bulunmayan ne var! Yalnız tabiat ve olaylar değil, kitaplar da ruhumun denizini kıpırdatıyor.Çağrışımın manivelası iradeyi dayanak noktası olarak alıp, yerküreyi yerinden oynatıyor.

Hece (Mart 2006)

A. Ali Ural

5 Şiir Beni Neden Seçti? şiiri A. Ali Ural ŞiirleriA. Ali Ural
520 kez okundu0

Şairler, kendilerini nesnelere ad veren Âdem gibi görüyorlar.(1) Ben Ali’yim.

Şehrin Hakimi değilim.(2) Öğretmeni de.

Belki taş ustalarından biriyim, yonttuğu taşların o büyük yapıya bir şey katmasını isteyen. Ve kopmamasını, o kadim estetikten.

Fotoğraf çekerken metre ayarını bozarım. Bu yüzden resimlerim fludur.

Suyu doldurduktan sonra testiyi kırarım, suyun akışını izlemek için.(3)

Vapura her bindiğimde, can yeleklerinin yanındaki levhadaki “Can Yeleğini Nasıl Kullanacaksınız? ” başlığını okur, gülümserim.

Köpekler daha uzaktan gördüklerinde beni havlamaya başlarlar. Ancak çalıyı dolaşmayı ar sayar, yanlarından yürür geçerim.

Mikrofonu bayrak yarışındakiler gibi birbirlerinin elinden kapıp kaçanları saha kenarından izlerim, ne susarak, ne konuşarak.

Hüzün, demeden hüznü, acı demeden acıyı, aşk demeden aşkı anlatabilirim.

Mürekkebe su katmam, çoğalması için(4)

“Evet, özür dilerim. Kusuruma bakmayın. Yazmamak elimden gelmiyor”(5)

Kızmamak da haksızlıklara(6)

Fotoğraf çekilirken kalabalığın arkasında kalırım. Ve hayret içerisinde kalırım ne zaman bir futbol takımı gibi yarısı çömelmiş, yarısı ayakta objektife bakarak poz verenleri görsem.

Sonra sevinirim; iyi ki bu fotoğrafta yokum ben!

Şiir neden mi beni seçti?

Kim bilir,

belki de bu yüzden.

(1) “Her genç şair, kendini nesnelere ad veren Âdem gibi görür. Gerçekte Âdem değildir, üstelik arkasında köklü bir gelenek vardır. O gelenek de yazdığı dil ve okuduğu edebiyattır.” Borges

(2) “Şair, şehrin hakimidir, ama şehrin bundan haberi yoktur.” Browning

(3) “Sen kapları, testileri hele bir kır sular nasıl bir yol tutar gider” Mevlâna

(4) “Yeni şairler mürekkebe çok su katıyorlar” Goethe

(5) Borges

(6) “Pek öyle bir şey değildir şiir

biraz fazlası Antiller’deki kasırganın” Raymond Queneau

MERDİVENŞİİR

TEMMUZ-AĞUSTOS 2005

Sayı 4

A. Ali Ural

6 Çağın Vebası: Bencillik! şiiri Alper Gencer ŞiirleriAlper Gencer
383 kez okundu0

İşleri yolunda gidenler, şöyle şükredecek kadar bir nefes aldıktan sonra etraflarına bakıyorlar mı? Hani kimin işleri yolunda gitmiyor diye! Karnı doyanlar, doyuracak aç arıyorlar mı kendilerine? Isınanlar, üşüyenleri tanıyorlar mı? Koşanlar, konuşanlar, işitenler, görenler; engellileri umursuyorlar mı? Ne veba, ne sıtma, ne de geniş kitlelere musallat olan başka bir hastalık insanlığın başına “bencillik” kadar müptela olmuştur! Şimdi yeryüzünde bir insanlık ayıbı olarak nitelendirebileceğiniz hemen her şey, bu “bencillik” hastalığından kaynak almıştır.

Türkiye’de, bakmayın ideolojilerin boy boy arz-ı endam etmesine, asıl mesele tam olarak kalplerini başka kalplere kapatan ve bencilliğin elinde can veren insanların etrafında gelişti. Hakları elinden alınan insanlara karşı körleşen insanlar, umursamazlıklarına mecburi ideolojik istikametler aradılar. Kendi vicdanlarını susturmak için türlü bahaneler ki, o bahanelere kendilerini başka dünyalara körleştirecek kadar inandılar.

Kemalizm, irtica ve bölücülük hayaletleri ile Müslümanları ve Kürtleri hedef aldı. Yaklaşık bir asır kadar süren kanlı bir mücadele sonunda, İslamcılık ve Kürtçülük boy verdi. Bu ikisinin ayrı ayrı boy vermesinin sebebi; Kürt devriminin kendisine komünist, yani dini dışarıda bırakan bir yol seçmesiydi ki, elbette bunun böyle olmasını Kürtlerden daha çok isteyen başka birileri vardı. Zira hem İslamcılık, hem de Kürtçülük; aynı secdeye baş koyan, birlikte saf tutan iki grup olsalardı, rejimin daha ilk tahlilde baş edemeyeceği bir tehlike haline dönüşeceklerdi. Ama öyle olmadı. Gerçi, bu iki grup üzerlerindeki baskıları kendi mücadeleleri için yakıta dönüştürerek, teker teker rejimin baş edemeyeceği birer tehlikeye dönüştüler bile. Hatta, ortada neredeyse rejim falan kalmadı. İyi organize olan kazandı. Ve tabi, eline silah almayan…

Ben bu ideolojilerin, daha yüzyıl öncesinden ne kadar yadırganabilecek, yabancılaşılabilecek şeyler olduğunu gördükçe aklıma İngilizleri getiriyorum. Yani sanki futbolu icat etmeyi; insanları iki takıma ayırıp, birbirleriyle savaştırıp, yıpratmak yoluyla akıllarına getirmiş olan İngilizler… Şimdi ne kadar bencil olduğumuzu şöylece ortaya koyalım:

– Köyleri basılan, boşaltılan, hiçbir suçu yokken örgüt üyesi olmakla suçlanan, sadece Kürt kimliği yüzünden, devletin resmi bir asimilasyon projesinin mağduru olan vatandaşları düşünmeyerek onları ilk tahlilde düşman ilan eden siz sözüm ona milliyetçi arkadaşlar, bencilsiniz!

– Sadece inançları gereği yaşayan insanlara, neye inanmaları gerektiği hususunda yasalar düzenleyen, onların inandıklarını gericilik, kendi inandıklarınızı ilericilik addeden, yüzünü batıya dönerek doğulu kimliğini reddeden, başörtülüleri üniversitelerine ve kamusal alanına dâhil etmeyen siz sözüm ona münevver meşaleciler, bencilsiniz!

– Sadece inançları gereği yaşayan insanlara, neye inanmaları gerektiği hususunda baskılar yapan, oteller yakan, cem evlerini kapatan, kilise duvarlarına tüküren, havraları havaya uçuran, rahip öldüren, papaz gördü mü cinnet geçiren, Ramazan aylarında açık lokantaları taşlayan, ötekini kendinden bilmeyi ve onu kendi emaneti bellemeyi İslam’ın şiarı bilmeyen, siz sözüm ona Müslüman arkadaşlar, bencilsiniz!

Kürtler, kendi meselelerin çözümü için muhatabından samimiyet bekliyor. Kendilerini bölücü bir unsur olarak görmeyi bırakın, onlara doğuştan kazandıkları demokratik hakları iade edin. Kemalizm önce kendi hayaletlerini boğmalı. Bu ülkede İslam’ın irtica, her Kürt’ün terörist olmadığını anlamalı. Kemalizm’e bunun böyle olmadığını gösterecek olan yine Müslümanlar ve Kürtlerdir. Müslümanlar, ötekine yaşama alanı açmalı. İslam’ın baskıcı bir din olmadığını, inanmayanın yaşama alanının tesisinden de sorumlu olduğunu kanıtlamalı. Kürtler de, kendi hak mücadelelerini silahlı mücadeleye alet etmemeli. Her hak mücadelesi, o mücadelenin sahip olduğu benliğin/bencilliğin bertaraf edilmesi ile samimiyet ve kuvvet kazanır. Herman Hesse’in de dediği gibi: “Hiçbir gerçek yoktur ki, karşıtı/zıttı da gerçek olmasın”.

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 12.05.2011

Alper Gencer

7 Hakikatın Hatırı, Dostun Hatırından Mühimdir! şiiri Alper Gencer ŞiirleriAlper Gencer
329 kez okundu0

Kardeşlerim!

Şiir üzerine konuşmaktan ve fikir üretmekten terk, edebiyatı dışarıdan bitirmeye çalışırken hayatı ıskalamamanın derdiyle konuşan biri gibi konuşmaya çalışacağım. Bu cümlenin neden böyle uzun olduğu ve yazının neden böyle başladığı hususunda en ufak bir fikrim yok. Lakin Yunus şahane bir şair, kendisini tanımayı çok isterdim. El kadar Türkçe ile hemen her şeyi söylemiş. Demek ki dilin zenginliğinden çok, başka bir şeyin zenginliği söze konu. Demek ki, edebiyat üzerine sarf edilen onca lafügüzaf dili söyletenin kaynağına, belki de dili bertaraf edemediği için yaklaşamıyor. Çok acayip başladı yazı, sonunu çok merak ediyorum. İsteyen burada ayrılsın, bazen feci sıkıcı bir adam olabiliyorum. Size bu yazıyı bir acil servis muayene odasından yazıyorum. Az evvel dâhiliyeci bir dostum oturdu karşıma, dedim ki; “Senin bir derdin vardı, ne oldu ona? Uzun süredir görmüyorum bakışlarında”. Nasıl ama? Modası geçmiş bir şiir gibi değil mi! Moda, kusursuz bir eskimedir diyor Baudrillard. Allah rahmet eylesin, değişik bir adamdı. Kelimelerini öyle baştan çıkartıcı bir insiyakla örüyordu ki, düşüncenin niteliği söyleyişinin gölgesinde kalıyordu. Söz sükûtu çoğu kez kirleten bir şeydir. İnsan şiir okumaya başlayınca bir yerinden temizlenmeye başlıyor ama. Bu yazıyı dönüp tekrar okuyacağım diye kendimi acayip samimiyetsiz hissediyorum. Ne yani, siz beğenin diye mi yazıyorum bu yazıyı? Bütün diğer yazılar hep başkaları beğensin diye mi yazılıyor? Şimdi yok desek yalan, var desek mübalağa… Hakikatin hatırı diye bir şey var, inanır mısınız bilmem. Ben hakikatin hatırına inanıyorum, edebiyata inanmıyorum artık. Zannediyorum o da bana inanmıyor. Biz birbirimizi karşılıklı olarak kullanıyoruz. Biz birbirimizden fena halde kıllanıyoruz. O bana vesileler kuruyor, ben ona kelimeler… Aramıza bir üçüncü girince, ben oradan kalkıp gidiyorum. Gideyim. Gözlerim durur mu, onlar da benimle kalkıp gidiyorlar. Gitsinler.

Çok yorgun bir adamım Allah’a bin şükür! Dün halı saha maçı yaptım ama hiç halı saha maçı yapmasam da yorgun bir adamım. Dünyaya yorgun biri olarak gelmiş gibiyim. Yorgunluk bir çeşit yakıt, bir büyük sermaye… Keder gibi, Allah vergisi! Biri ölüyor, o zaman daha derinden kavrıyorsunuz onun yaşadığını. Muntazaman bir sürgün psikolojisi içerisindeyim, size de böyle oluyor mu? Geldik, gidiyoruz. Rutini bozan her duygu durumu beni şiire gebe bırakıyor. Fenerbahçe mesela yenildiği zaman acayip öfkeleniyorum gibi şiir yazıyorum ben. Kafamı bozan, beni aşka geçiren, vs… Bazıları şans diye görür bunu, şaşırıyorum. Bütün aynaların arasına bir ayna daha eklemekten ne farkı var şair olmanın? ! Dünyanın bütün imtihanı yetmezmiş gibi bir de yazdığını yükleniyorsun. Ama yazdıran yaz diyor işte, dedim ya, hakikatin hatırı var. Biri gemimize saldırıyor, biri kalbimize, birileri otel yakıyor, birileri köy basıyor, birileri sopalıyor birilerini. Kimsenin rahat durduğu yok, gel de şiir yazma! Bazen, nerden girdim bu işe diyorum. Yahu öyle bedbin bir hal ki, girince çıkamıyorsun da öyle kolay kolay. Sineye falan çekmen gerekiyor şahit olduğunu. Teraziyi iyice kaybetmek gerekiyor şiiri bırakmak için. Nikotin bandı gibi, iki mısra arıyorum şöyle her şeyi izah edecek. Yani ne yapsan dönüp sana cevap verecek iki mısra! Düşünün ki Turgut Uyar, Sezai Karakoç ile Cahit Zarifoğlu’nun omuzlarında! Düşünün ki, kol kola girmiş Mısri Niyazi ile Aziz Mahmut Hudâi. Kaygusuz’u, Fener gol kaçırınca, seyirciler arasında düşünün! Yani, öyle iki mısra…

Ortam kötü, herkes insanlıktan çıkmış. Benim de insanlıktan çıktığım oluyor, herkes çıkar bence. Ama sanki mühimi oraya geri dönmek, gönül almak. Bu vahşi kapitalizm, para-pul işleri, sermaye falan dengemizi allak bullak etmiş durumda. E müsaade ediyoruz da ondan! Diyeceksiniz ki, çok da elimizde! Ağır kaçacak ama evet, ben de cüzi iradeye inanmıyorum. Hatta cüzi olan külli olanın içinde kül olup gitsin istiyorum. Nasıl olacaksa?

Birazdan, başımıza ne geleceğini bilmeden yaşıyoruz. Verilerimiz ne olacağına dair çeşitli fikirler edindirse de, bir deprem oluyor ve her şey tuzla buz oluveriyor birden. İnsan da biraz böyleymiş gibi geliyor bana, yani sürekli bir depreme gebe. Ama hayretten dilimi yutacak raddede, bazılarının, gözler önüne serilen enkazı görmezden gelerek nasıl da hala hiçbir şey yokmuşçasına yaşayıp gittiğini anlamakta zorlanıyorum. Bir şeyi anlamakta zorlanınca, ona inat etmek gibi pis bir huyum vardı eskiden, şimdi iyice azaldı. Şimdi bir şeyi sevmekte zorlanınca, o şeyi sevmeye diretiyorum. Şiirin böyle şifahi bir etkisi var. Sanki ötede bir yerde, anlamadığımız bir ipi çekiyor düşülen her mısra. Ve bir bakıyorsunuz sonra, hiç kimseye izah edemeyeceğiniz bir şekilde anlamış/sezmiş/hissetmiş oluyorsunuz o şeyi. Rahatlıyorsunuz. Artık nasıl oluyorsa?

Şiirin, diğer başka bütün şeylerden farklı bir muamele görmesinden hazzetmiyorum. Çünkü mahalleli olarak aynı bakkaldan ekmek alan komşularız işte. Birileri şiir yazıyor, diğerleri başka şey. Bu söyleyeceğimi asla izah edemeyeceğimi biliyorum, kimsenin de bana izah edebileceğini… Ama her şeyin içinde sanki şiir vardır. Gerçi, her şeyin içinde başka her şey vardır ama beni Allah bu pencereden baktırtıyor işte. Bir de iyi futbol oynarım mesela, babam beni bırakmadıgillerdenim. Babamı seviyorum, beni sövdüğünden çok sevmiştir kendisi.

Şiddetin ve sevginin içinde büyüdüm ben. Bunlar birbirleriyle iç içe olunca; ilk gençliğinizi başınıza ne geldiğini anlamaya çalışmakla, yirmilerinizi başınıza ne geldiğini anlamaya başlamakla, otuzunuzu ise yavaş yavaş bavulları toplamakla geçiriyorsunuz. Sevgi ve şiddet hep kol kolaymış gibi gelir bana. Van’da, yüksek rakımda, oksijen de bol olunca, her gün kavga ederdik. İki kişinin omzu sürterdi birbirine, koridor karışırdı hemen. Maçlar kavgayla biterdi muhakkak. Bir kızla dolaşmaya başlardın, silah dayanırdı ensene. Bu son söylediğim olduğunda 15imdeydim. Kafa-kol, namaz, aşk, öfke, oruç, intikam derken epeyce güç bir şekilde geçirdik o günleri. Bu yaşta hala kabadayılık yapanlar var. Yahu bu benim kimyamda, kanımda dolaşmasına rağmen, bir insan olarak yakıştıramıyorum işte kendime. En son 5-6 sene evvel kuzenimi biri itti diye adamın birini sözlü uyardım, sonra 3-4 kişi beni tekme tokat uyardı, sonrasını sormayın gitsin. O gün bugündür kavga etmiyorum. Bir de şu var tabi, hekimim ben. Üstelik acil servis hekimi! E adamın birini öldüresiye dövdün diyelim, adam dönüp senin dükkânın önüne bırakacak bedeni, bozduğunu düzelt diye. Şifa Allah’tan tabi. Mesleki bir çelişkimiz de var anlayacağınız. Yakışmaz, kimseye yakışmaz. Kavga edenleri, söz dalaşı yapanlar buna dâhil, uzaklaştırıyorum kendimden. E şiirden bahsediyorduk… Şiir de bu hasarı tanımanıza yardımcı oluyor bir yerde. Aslında ben insan için var olan her şeyin, insanın önce kendi bilgisine/sevgisine, sonra da oradan Rabbin bilgisine/sevgisine giden vesileler/yollar olduğuna inanıyorum. Annemi çok seviyorum, beni döverken de severdi.

Annemi ama acayip seviyorum. İnsan önce annesini sever. Hepimiz birbirimizin peşinden gidiyoruz; birimiz önde, öteki arkada. Her birimiz ezelle yaşıtız esasında. Nasip, kısmet meselesi başımıza ne geleceği. Hz. Ali ile ayrı hukukumuz var, kendisiyle cennette çay içmek isterdim. Müthiş biri, bence görsek gözlerimiz bakışlarımızın hakkını vermiş olur. Bana bildiğim birçok şeyi o güzel Resul’ünden öğrenip öğreten odur. Onun efendisi, benim de efendimdir. Dünyada teslimiyet kadar güzel bir duygu yok! Birçok şeyi Hz. Ali ile sevmeyi öğrenmiş olabilirim. Mesela Ehl-i Beyt! Buradan geçseler işi gücü bırakır peşlerinden gidersiniz. Yeminle gidersiniz! Dünyadaki bütün güzellikler Peygamberden yansır diye düşünürüm. Şiiri yazarken en dikkat ettiğim husus şudur: “Resulullah bu şiiri okusa, beğenir miydi? “. Beğenir miydi bilmem, ama şiiri onun okuduğunu bilmek, beni heyecanlandıran bir şey. Yüzünü görmeyi en çok istediğim kişi Resulullah’tır. Sizin hiç, yüzünü görmeyi en çok istediğiniz biri oldu mu?

Karım süper bir insan. Dünyada anlamakta en çok zorlandığım kişi aynı zamanda. Bir insan karısını anlamaya çalışmamalı, ömür bitmez! Kadın dediğin, hele bir de çocuk doğurmuşsa, bildiğin fırsat eşitsizliği! Kadınlar yaradılış itibarı ile nedense hakikate daha yakın dururlar gibi gelir bana. Karım sayesinde çok şey değişti hayatımda. Tanıdığım en zeki ve güzel kadındır. Başkalarına göre o kadar zeki ve güzel olmayabilir ama bence öyle. Güzellik de, zekâ da bir bütündür çünkü. Şiir gibi. Bütüne, parçalayıp bakanın gözü doymaz. Parça doyurucu bir şey değildir çünkü. İnsan nerede bir parça gördüyse onun bütününü aramaya koyulmuştur. Karım bana bir oğul doğurdu, ismi Ali Hüsrev. Allah bağışlasın! Ali, bizim Ali! Hüsrev, Hasan Hüsrev Hatemi’den… Allah başımızdan eksik etmesin, çok kıymetli hocamdır, babam gibidir. Çok şey öğrendim ondan, nasip işte. Hüsrev, hükümdar demekmiş. Oğlum da nefsine hükümdar olsun inşallah. İyi biri olsun, bana yeter. Geçen ramazan ayında bana yemem için bir şey uzattı, “ben oruç tutuyorum oğlum” dedim. Ne dese beğenirsiniz? “Ben Fenerbahçe’yi tutmayı tercih ediyorum”. Alın size “tutmak” fiili üzerine bir nevi hazır şiir. Zaten evde Ali Hüsrev konuşuyor, ben not alıyorum. Ve kimseye inandıramıyorum ama Fener bu sene süper!

Şiir diyorduk. Ben sık sık okuyorum, siz de okuyun. Okuyan okumayana okutsun. Ben çok kişinin şiire başlamasına vesile olmuşumdur. Çocuklarımıza şiir okuyalım sürekli. Ben klasik Türk müziği ve türkü dinlerim en çok, onlar da şiir zaten. Oğlum Şah Hatayi dinleyerek büyüyor, en sevdiği türkü: “bir derdim var bin dermana değişmem”. Şimdi dilinden geçen kalbinden geçmiyor tabi. Hele hayırlısı ile bir büyüsün, görürüm o neşeli tavırlarla söylediği bu mısraın onu ne hale getireceğini. Çocuk insanın kalbini büyütüyor, sevginin azameti değişiyor. Herkes çocuk yapsın, zaten sünnettir.

Şiir çok güzel bir şey, ikinci yeni falan. Ben şiir yazdıktan sonra, en yakınımdakilere okuyorum ilkin. Onlar da güzel olmuş diyorlar. Numara mı yapıyorlar anlamıyorum. Ama şiirin güzel olması bir yana dursun, ben numara yapmıyorum. İçim rahat! Hiç hayıt ağacı görmememe rağmen, rahat. Bir de son dönemlerde çok siyasi şiirler yazıyormuşum. Bir arkadaşım her şey/herkes siyasidir diyor [the person is political], e o zaman bana niye öyle diyorlar ki? Güncel olaylar beni etkiliyor, oturup şiir yazıyorum. Sevdiğim bir ağabeyim, yazma bekle dedi geçtiğimiz aylarda. E ama bu şairin elinde mi ki! ? Aynı ağabey yazdığım bir şiirden dolayı beni Yahudi düşmanı ilan etti hemen. Hâlbuki onunla tanışma vesilemizi düşünmesi bile bunu bertaraf etmeye yetebilirdi. Her neyse, Allah yar ve yardımcımız olsun. Yahudilerle bir alıp veremediğim yok ve ben çayı çok severim. Öyle ki, onu içerim.

Kerbela benim çok etkilendiğim bir hadisedir. Dünyanın en trajik olayı diye tarif ederim. Ondan büyük trajediye -Allah korusun! – denk gelmedim. Düşüne düşüne, bir gün o kızgın çöle indim, donup izledim olanı biteni. Bu yüzden yezid’i sevmiyorum, sevemiyorum. Aklıma geldikçe tüylerim diken diken oluyor, yumruğumu istemsiz sıkıyorum. Onunla da tanışmak isterdim ama sonu fena bitebilirdi. Şiirde öfkelenince yezid yazıveriyorum. Hayır, Alevi değilim.

Ama karım Alevi. Karıma bakınca ben daha çok Aleviymişim gibi geliyor. Zaten o da öyle söylüyor. Ben etnik her türlü ayrıma karşıyım. Bence bunların hepsi bizi birbirimize düşürmek için şeytanın alçak planlarından gayrı bir şey değil. Softalık beni hem üzüyor, hem öfkelendiriyor. Softalara kızan softalar var, onlar daha beter. Bir de softa olduğunu inkâr eden softalar var ki, yahu neler oluyor? Kesin bende de vardır biraz softalık! Herkeste biraz softalık var çünkü. İnsan kendini düşündüğü oranda softalaşıyor. Küçük Prens, nerdesin?

Ha şiir… Edebiyat ortamı başta beni bir heyecanlandırdı ne yalan söyleyeyim. Ama sonra bir baktım, her yan dedikodu. Hakaret tadında eleştiri diz boyu! İnsanlar, nasıl da birbirine düşüyor. Şunun şiiri kötü deniyor mesela, nasıl yani? Belki o şiir bir başkasının en sevdiği şiiri! Bir mutlakıyet çabasıdır almış yürüyor. Daha gençken hevesliydim, şimdi geçti. Şiir öldü diyen var, has şiir okuyamıyorum diyen var, şiir geri çekiliyor diyen var. Bence kim şiir hakkında ne diyorsa kendini tarif ediyor. Ben hala güzel şiirler okuyorum dergilerde. Artık eskisi kadar dergi alamıyorum ama yine de güzel atan yürekler var. Borçları kapatayım, çocuğu büyüteyim, iş-güç derken süratini bir miktar yitiriyorsun tabi. Ama kendimi hiç de işgal altında hissetmiyorum. Bazen sistemin benden, dışarıya atılan bir masa gibi işgaliye istediğini düşünüyorum. Çok ciddi pratik bir karşılığı olmasa da, evrendeki bütün her şey benim duygu ve düşüncelerimin işgali altındadır. Mesela ben çocukken bonibona bayılırdım, oğlum da bayılıyor.

Ya işte böyle kardeşlerim, her şey geçici. Yakıcı bir kulluk, cayır cayır, o biçim… Şiir okumak, yazmaktan daha kıymetli bir şeydir. Ben vaktimin çoğunu oturmakla geçiren çekingen bir sivilim. Bu karımın en sevdiği sözlerden biri, kim söylemişti şimdi hatırlayamadım. Şimdi sordum, Bernard Shaw. Karım da benim gibi sivil. Ali Hüsrev’i de sivil yetiştirmeye çalışıyoruz. Sivil, ne güzel bir kelime! Sanki birazdan ayaklanacak gibi. Ben dünyada kendime bütün renklerden münezzeh, şöyle bir iş belledim: “Zalime hakkı göstermek! “. Bu durum mazlumun, ki bu mazlumun neye inandığı beni ilgilendirmiyor, mütemadiyen yanında olmamı gerektiriyor. Aksiyon dolu bir meşgale! Zulüm biterse, çay gerçekten demlenmiş demektir.

Yahu bir şey anlatacağım, herkes buna gülüyor. Şimdi benim borcum var, herkesin vardır, benim de var. Baktık bir türlü doğrultamıyoruz dümeni, hanıma dedim ki bir çocuk daha yapalım. Çocuk çünkü rızkıyla gelir, rızkla donatır evi. Bütün insanlar çocuklarının ilk doğduğu zamanı bir gözlemleyecek olursa, kaldıramayacakları bir yüke el atmıştır o çocuk. Ya da yeni bir şeyler eklenir haneye. Modern akıl başka söylüyor ama. Borcumuz var, çocuk yapamıyoruz diyenler var, yahu siz deli misiniz? Tamam, öyle durmadan çocuk da yapın demiyorum ama Allah kimseyi kardeşsiz büyütmesin. Ahmet Murat’ın bir mısrası var: “Kardeşi olmayanlar kitap okurlar” diye. Çok acayip… Çocuğun oyun oynamayıp kitap okuması çok trajik! Kitap okumak ne çaresiz bir tavır öyle değil mi? Ne çok bilmediğimizin aynası!

Yunus ile başladık, Yunus ile bitirelim. Kendisi harika bir insan, Türkçe bilip okumamak bence çok ayıp! “Sevdiğimi demez isem sevmek derdi beni boğar” diyor ya… Şair için biraz da böyle bir şeydir şiir yazmak. Hatta tam olarak böyle bir şeydir sanki.

Bu yazıyı mütebessim bir ifadeyle okuduysanız, benim için işler yolunda demektir. Sizin için de… Ben kim oluyorum da bütün bunları yazabiliyorum! ? Ne haddime? Hani sehpa nerede?

Sevelim birbirimizi. Muhabbetle…

* Başlıkta söz, Hz. Ali’ye aittir.
** Bu yazı, Mühür Dergisi’nin 32. sayısında yayımlanmıştır.

Alper Gencer

8 Madımak’ta Bir Fanus şiiri Alper Gencer ŞiirleriAlper Gencer
444 kez okundu0

2 Temmuz 1993… Sivas’ta bir oteli yaktılar. Kimler yaktı? Camide, sokakta, kıraathanede ellerine tutuşturulan imzasız kâğıtlarla galeyana gelen; kendini inancının muhafızı, sözcüsü ve hatta sahibi ilan eden cehalet! Kim dağıttı o imzasız kâğıtları? Derinlerine kadar pisliğe bulaşmış bir devlet! Kimler yandı? Otuz beş can ve itibar-ı millet!

Madımak’ı yaktıklarında, henüz 13 yaşındaydım. Aziz Nesin’in yazdığı çocuk kitaplarından birkaçını iştahla yutan bir çocuk olarak, televizyonun karşısında olan biteni büyük bir dehşetle izlediğimi hatırlıyorum. Hissettiklerimi, bu duyguya o yaşlarda benzeyen bir başka duygumla ancak izah edebilirim. Çocukken futbol maçlarına giderdik. Ve takımımız yenildiğinde, seyirciler arasından bol küfürlü ve tehditkâr tezahüratlar yükselirdi. Bazen kendinden geçen birkaç seyircinin, soyunma odasına giden yolda, mağlup takımımızın oyuncularını sanki “öldürmek” istercesine tel örgülere yapıştığını görürdüm. Tam burada, o tel örgülere yapışan adamların korkusuyla dolardım. Aziz Nesin’in de itfaiyeden, sanki bir timsah havuzuna koca bir but atılırcasına, hınç dolu bir kalabalığa atılmasını izlerken, seyircilerin tel örgülerinin olmadığını fark etmemle bu korkum tavan yapmıştı. Tel örgülere inanmıyorum. Ama böyle insanlığa da inanmıyorum ben!

Aziz Nesin; ne tanrıtanımazlığı, ne Salman Rushdie distribütörlüğü ile benim hafızamda yer etmiştir. Çünkü çocukluk, bir insanın hayatını ele geçirmeye teşnedir. Eğer Nesin’in yazdığı çocuk kitaplarını okuyanınız varsa, bu kitaplarda yazılanlar bir çocuğa bir emaneti teslim edercesine kaleme alınmıştır. O kitapları okuyanlar, Aziz Nesin’in tanrıtanımazlığına da, Peygamber’e hakaret ettiğine de inanmaz. O kitapları okursanız, Aziz Nesin’in kalbinin oraya gömüldüğüne şahit olacaksınız, zira kalbi olmayan biri o kitapları yazamaz!

Bir tanrıtanımazdan hiçbir şey öğrenemeyeceğinizi düşünüp, sırtınızı ona dönerseniz ve hatta gidip sırf bu yüzden onu öldürürseniz, en açık haliyle söylüyorum, siz de Tanrı’yı tanımıyorsunuz yahut tanımak istemiyorsunuzdur fikrimce. Tanrıtanımaz mucitlerin bir listesini yapalım isterseniz? Tanrıtanımaz bestekârların, müzisyenlerin, ressamların, şairlerin, matematikçilerin, fizikçilerin, mühendislerin, öğretmenlerin bir listesini yapalım! Ortaya koyduklarına bakarsanız, inanmadıklarını söylerken sadece boş bulunmuş olduklarını anlarsınız! Ortaya koyduklarına bakarsanız; inanıp inanmadığımıza aklımızın “karar” vermediğini, ağzımızın söylemediğini anlarsınız!

Aziz Nesin’in hafızamda en çok yer eden hikâyesi şudur. Bu hikâyeyi size aktarırken, ne kadarının Aziz Nesin’e, ne kadarının benim hayal gücüme ait olduğunu ayırt etmem zor! Küçük bir çocuk, karınca yuvasının üzerini bir fanus ile kapatıyor. Ve içine de bir çekirge atıyor. Karıncalar ile dev çekirgenin savaşı başlamış oluyor böylece -Savaşlar aslında hep böyle başlıyor-. Karıncalar çekirgeye bölükler halinde saldırmaya başlıyor. Ve çekirge de, türlü hamlelerle püskürtüyor karıncaları. Sonra yılmayan karıncalar, bir yandan kaybettikleri arkadaşlarının bedenlerini yuvaya taşırken, bir yandan da çekirgeye saldırmaya devam ediyorlar. Küçük çocuk, olanı biteni fanusun dışından, dehşetle izliyor. Karıncaların sayısı arttıkça, çekirgeye daha fazla yaklaşıyorlar. Neden sonra, birkaç karınca çekirgenin üzerine çıkmayı başarıyor ve bir bacağını koparıyorlar. Önüne gelen bütün karıncaları o vakte değin püskürten çekirge, düşmeye başlıyor. Karıncalar, çekirgenin eski gücünde olmadığını fark ederek ellerini, kollarını koparıp alıyorlar. Ve savaş, çekirgenin yerin yüzeyinde yüzü koyun yatması ile, yani karıncaların zaferiyle bitiyor. Hiç hareketsiz duran çekirgenin içine giriyorlar sonra. Bir süre çekirge ile yuva arasındaki yoğun karınca trafiğini izleyen çocuk, çekirgenin içi tamamen boşaltılana ve salt bir kabuktan kalana kadar bekliyor. Ve sonra muhteva çekilince, iskelet çöküyor. Karıncalar, tek bir parça bırakmaksızın çekirgeyi yuvalarına taşıyorlar.

Bu hikâyede, insanın bir suçlu arayası geliyor, öyle değil mi? Çekirge mi iyi? Karıncalar mı kötü? Tam tersi mi? Çocuğun mu yoksa bütün suç? Bana kalırsa bu hikâyede bir suçlu yok, bir suç aleti var. Aslında bir suç aleti de değil, suça alet olan bir şey var: Fanus!

2 Temmuz 1993 Cuma günü Sivas’ın üzerine bir fanus kapadılar. Bu fanusu kapayan güç odakları, bu fanusun içindekilerini de çoktan savaşa hazırlamışlardı. Kutuplaşmaların dozu kâfi derecede yüksekti, aktörler özenle seçilmişti, yer ise bulunmaz kaftan idi. İnsanın en eski alışkanlıklarından birini, inanç “müptelalığını” konu edindiler. Bir inancın yahut bir ırkın işgüzar memuriyetine soyunmak, başkalarını da senin gibi inanmaya yahut en azından öyle görünmeye zorlar. Bu fazladan cüretkârlığın benzerlerini, tarih sayfalarının hemen her tarafına kapanan fanusların altında görebilirsiniz.

“Zulüm”, kelime anlamıyla bir şeyin yerinden edilmesidir. Bir şeyin olağanlığını, yani kendi olmakla ilgili özünü/hakkını bertaraf ederseniz, yaptığınız şey zulme dönüşür. Karıncaların, üzerlerine bir fanus kapanana kadar, bir çekirge ile ne alıp veremediği olabilir ki? ! Bütün renkler, bütün inançlar, bütün ırklar; kalpleriyle davrandıkları sürece, yani özlerinden ses verdikleri müddetçe ebediyen beraber yaşayabilirler. Ne zaman ki şeytan, yani kötülük, eline bir fanus alır ve onu bizim kalplerimizin üzerine kapatırsa; insan, etrafına dehşet saçan bir zalime dönüşür.

Madımak, insanlık tarihinin, hala da kanamaya devam eden bir yarasıdır. Orada, otuz beş canı alan meşum kalabalık, bu yaptıklarını Müslüman oldukları için yapmamışlardır, nefislerinin emrine amade çıkarmışlardır o yangını. O yangını çıkartanların kalplerinin üzerine, Sivas’ın üzerine kapatılan fanustan da büyük bir fanus kapatılmıştır. Orada, “meşhur yasakların ve tel örgülerin sahibi”, gerçek bir suçu engellemek adına olması gereken yerde olmamıştır. Orada, istediğinde tanklar ve panzerlerle arz-ı endam ederek koca şehirlerin kalabalığını evine kapatan cuntacı zihniyet, aynı şeyi bu defa, tanklarını ve panzerlerini geri çekerek yapmıştır. Orada, Pir Sultan Abdal’ın heykelini yerinden söken softalar, günü geldiğinde onun yaylasından Şah’ına giden yolu görünce, utanacaklar! Orada, “din elden gidiyor! ” nidalarıyla yeri göğü inleten putperestler, her şeyin açık edildiği gün geldiğinde neyin elden gittiğini daha iyi kavrayacaklar. Bu ülkede yaşayan insanları, sözümona bir arada tutmak için, onların düşmanlıklarından istifade eden egemenler; kölesi oldukları emperyalistlerin, bir başka elle hışmına uğruyorlar şimdi. Ne sanıyordunuz, keser dönünce sap yerinde mi sayacaktı yani? ! Orada, namaz çıkışı eline tutuşturulan bir kâğıt parçasının peşinden katliam yapmaya koşan kim varsa, Yunus’un, namaz ile kalp kırmak arasında kurduğu bağıntıya vursun yüzünü!

Ve size de geleceğim… Çünkü siz de bu oyunun mazlumu değilsiniz artık! Madımak’a bakıp da, tüm Müslümanlara ve İslam’a sövenler, “İşte İslam’ın daimi potansiyeli: İrtica! ” diye çığırtkanlık yapan lafazanlar, sanki sidik yarıştırır gibi katliam yarıştırıp “Başbağlar” deyince “Madımak”, “Madımak” deyince “Başbağlar” diye atılan kutup kurtları, bu katliam bize yapıldı diyerek, bu katliamı inhisarına geçiren sözümona solcu, devrimci, Alevi kamplar; size de şöyle büyük bir dev aynası lazım! Bunları yaptığınız müddetçe, bu katliamı yapanlardan ne farkınız var? ! Zaten bu katliamı yaptıranlar, yani fanusu yuvaya kapatan el, en çok “sizin” böyle düşünmenizi istiyor, haberiniz olsun! Böyle düşündüğünüz müddetçe, yani böyle kutuplaşmacı ve değişmez bir önyargıyla bakarak; hangi inanca mensup olursanız olun, bu yangına her gün ateş taşıyanlardan birisiniz işte, başka ne olacak! ? Mazluma bir renk isnat edenler, muhakkak bir tarafın zalimidirler!

Gelelim meselenin kalbi, yani en insani tarafına! Bu son kısım, kalbinde ötekine yer açanlara… Yukarıda aktardığım hikâyedeki gibi, bir çocuğun elindeki fanus o çocuğun masumiyetini sekteye uğratmaz. En nihayetinde çocuk, çocuktur işte! Ama yetişkinlerin çocuk kalpleri yoktur. Çocukluğunu kaybedenler, niyet edinirler. Mühim olan, iyi niyetli olabilmektir. İyi niyetli olamasak da, yaptığımız hata sonrası, iyi niyete dönebilmektir, öyle kalabilmektir esas olan. Bu bize adalet, vicdan ve sevgi olarak döner. Madımak’taki katliamı yapanlar, şu ya da bu renge bakılmaksızın; niyetlerini bozan insanlardırlar. Onları herhangi bir inancın memuru olarak görürsek, o inancı karalayarak biz de niyetimizi bozmuş oluruz. Madımak’ta saldırıya uğrayanlarsa, isterlerse dünyanın en kötü insanları olsunlar (ki bence hiçbirinin kötülükle bir ilgisi yoktu!) , o şekilde bir saldırıya uğramak kaydıyla artık mazlumdurlar. Ve mazlum, bir zamanların zalimi olsa bile o, bir insanlık emanetidir bizlere!

Fanus, kötülüğe/şeytana ait bir alet… İnsanı da bu yolla kendine alet ediyor işte! Ben insandan ümidini kesmeyen insanlardanım. Bir gün o fanusu kalbinin üzerine kapatan, gün olur o fanusu kalbiyle kırabilir de!

Velhasıl, Madımak katliamı, herhangi bir mezhebe, dine, inanca, insana yapılan bir saldırı değildir. Bizatihi insanlığın yara aldığı bir saldırıdır. Bu saldırı sonrası yaralananlar, kalbi olan, kalbiyle davranan bütün insanlardır. Her vahim olay gibi, şu yaşadığımız fani ömür içinden, ibretlik bir bilgidir de hepimiz için. Bizi o kadar derinden yaralamış olmalı ki, aradan geçen bunca zamana rağmen hala dün olmuş gibi kanıyor. Kalbiyle görenlerin, kalbiyle davrananların başı sağ olsun! Yazıyı, heykeli sökülerek yerlerde süründürülen Pir Sultan Abdal’ın bir dörtlüğüyle bitiriyorum. O heykeli sökenler, umarım kendi itibarlarını yerinden söktüklerinin farkına varırlar da, herkesin inancının biricik olduğunu bu sayede anlarlar! Zira siz o heykeli sökmeden, aynı düşmanlık ve softalıkla, sizin gibiler tarafından asılmadan hemen önce söylediği şiirden bir parçadır bu:

“alınmış abdestim aldırırlarsa
kılınmış namazım kıldırırlarsa
sizde Şah diyeni öldürürlerse
ben de bu yayladan Şah’a giderim! ”

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 08.07.2011

Alper Gencer

9 Fenerbahçeli Olmak şiiri Alper Gencer ŞiirleriAlper Gencer
474 kez okundu0

Futbol, şu fani dünyada vademizin dolmasına yardımcı olan eğlencelik bir seyirdir benim için. Koyu bir Fenerbahçeli olmak, bana ait gibi görünen diğer birçok şey gibi, benim isteğimle gerçekleşmiş değildir. Takım tutmanın, rasyonel bir izahı da yoktur zaten. Takım tutmak, bildiğin, gönül işidir. İnsan, hangi kıza âşık olacağını seçemediği gibi, hangi takımı tutacağına da karar veremez.

Fenerbahçeli olmak, kanserojen bir hayat deneyimidir. Hiç zannetmiyorum, tuttuğu takımdan dolayı bizim kadar acı çeken olsun! Son maçlarda kaybettiğimiz şampiyonluklardan, ikinci lig takımlarına kupa maçlarında elenmeye… Yirmi küsur senedir Türkiye Kupası’nı alamamaktan, Avrupa sahnesinde bir türlü boy gösterememeye… Türkiye futbol ligi tarihinin hemen her sayfasına kazılı şike hadiselerinin, bizim başımıza patlamasına kadar… Acı çektik, acıları hep bize fatura ettiler, bizim hesabımıza yazıldı bütün olan bitenler!

Bizi belki biraz Galatasaray taraftarı anlayabilir. Onlar da, sürekli Fenerbahçe’ye mağlup olan bir takım olmasından dolayı empati kurabilir. Galatasaraylılık da, Fenerbahçe’ye sürekli mağlup olmaktan ötürü sabrı zorlayan bir iştir. Ama dedim ya, takım tutmanın rasyonel bir izahı yoktur. Gönül işidir bu, gönül…

Acıya endeksli bir fanatik olmak, dünyanın çetinliğini de tanımlar. Çocukken her şey güllük gülistanlıktır. Ama ergen halinizle dünyaya şöyle bir bakmaya başladığınız zaman, müşahhas duvarlara çarparsınız. Gerçeklerin, kurulan hayallerle kurduğu bağıntı başka bir şeye evrilir. Hayatta kalmak için, mücadele etmek gerektiğine şahit olmanın o ağır yükü tebelleş olur birden. Ama işte hayat, yani bir can sahibi olmak, bir canı taşıyor olmanın şahitliği; bir emaneti kollamanın aidiyetine dönüşürse, o cana musallat olan hemen her şeyi, bir istifade alanı olarak görürsünüz.

Holiganlık, bu bahsettiğim aidiyetin putlaştırılmasıdır. Holiganlık; sizin bir takımı tutmanız değil, bir takımın sizi tutmasıdır, yani bir tutulmadır. O vakit siz, tuttuğunuz takımın bir aidiyetine dönüşürsünüz ki, bir takım tarafından tutulmanız size ne kazandırır bilemem ama birçok şeyi kaybettireceğini daha en baştan savlayabilirim.

Fenerbahçeli olmak, dünyalı olmak gibi bir duygudur. Çok güçlü olduğunuzu düşündüğünüz bir an, en güçsüz takım tarafından mağlup edilebilirsiniz. Başınıza o kadar çok gelen bir şeydir ki bu, özgüveniniz çoktan iğdiş edilmiş ve her maça [Galatasaray maçları hariç] çıktığınızda, sonuçtan hiçbir zaman emin olamayacağınız bir süreç başlar sizin için. Barcelona’yı tutmak çoğu kez böyle değildir mesela. Fenerbahçelilik, aczimizi gözler önüne serer. Bunca acıya rağmen hala Fenerbahçeliyseniz, bu teslimiyetinizin derecesini gösterir. Gücün -ister şans deyin buna, ister “kahpe felek”! – her daim size ait olmadığını anlar ve O’na teslim olursunuz.

Herhangi bir şeyle olan ilişkinizi, dünya sathında yaşıyorken, kedere gebe kalır ve durmadan onu doğurursunuz. Bu sizinle yahut ilişki kurduğunuz şeyle ilgili bir durum değil, bizatihi dünyanın yaşamak istediklerinizle sürekli çatışmasından ileri gelir. Bir şeyle kurmuş olduğunuz ilişki, mesela %95’inde sizi kedere gark etmişse de, geriye kalan o %5 için onu yaşamaya devam edersiniz. Çünkü o %5, her maça, galip geleceğiniz zannıyla çıkacağınız ümidini bahşeder size. Bırakın %5’i, insana %1 bile yeter bana kalırsa. Çünkü ihtimali çok düşük olsa da, bir mümkünün kıyısında yaşamak, nefes almak demektir! Bu açıdan Fenerbahçeli olmak, “bütün mümkünlerin kıyısında” yaşamak gibi bir şeydir! Mağlup olacağınız hissi, özgüveninizin paramparça edildiği bir yerden neşet etse de, galip geleceğiniz ihtimali bütün karanlığı bastıracak denli kuvvetlidir.

Malumunuz, birçok takımı ilgilendiren bir şike operasyonudur yazıma vesile olan. Bir zamanlar, benzerini İtalya’da “temiz eller” operasyonu ile duyduğumuz, bir yerden temizlenmeye başlamakta karar kılmanın, Fenerbahçe camiası için makûs talihi… Futbol kritiklerini akşam yemeklerine meze yapan halkımız şunu çok iyi bilir ki, senelerdir futbol ve şike neredeyse iç içe geçmiş kavramlardır. Hangi maçta şike yapıldığı, bazen pozisyon tekrarlarına gerek duyulmaksızın, herkes tarafından anlaşılır.

Galatasaray, futbol tarihinin en kötü sezonlarından birine imza attığından, her şerrin de hayra gebe olduğu taraftan izliyor olan biteni. Fenerbahçe ise, tarihinin en iyi ikinci yarı performansını göstererek şampiyon olduğu bu şanlı zaferinden ötürü, en ön sırada ve dolaysız olarak tahakküm altında! Benim gibi bütün Fenerbahçeli taraftarlar da, “haklısınız ama bu iş niye bizim başımıza patladı” isyanında… Ama bu isyan, elbette sahici bir isyan değil! Bir taraftar, takımı gol kaçırdığında ne kadar isyan ediyorsa, o kadar işte!

Kendi adıma, takımımın küme düşmesi pahasına, adaletin yerini bulmasını arzu ediyorum. Hatta mümkünse bütün şike yapanların futboldan men edilmesi; yönetici, futbolcu, hakem, antrenör demeksizin, futbolun bu ayıptan ve kirlilikten arındırılması ne güzel olur! Kendi takımımın varsın vursunlar boynunu, ama adalet duygumuz incinmesin. Tamam, Fenerbahçeliyiz ama ondan daha mühimi; adaletin, merhametin, vicdanın taraftarıyız biz. Kirli bir şampiyonluktansa, şerefli bir sonunculuk yeğdir!

Futbol maçlarında, siz de şahit olmuşsunuzdur, takımınızın bir oyuncusu gol kaçırırsa yahut kaleciniz yenmeyecek bir golü yerse, hemen yapıştırırlar “şerefsiz! ” küfrünü. Oysa gol kaçırmak yahut yemek şerefsizlik değildir, o golü bilerek kaçırmak yahut bilerek yemek şerefsizliktir. Bu yaptığınız işin ahlakına tecavüz etmeniz, daha da beteri, ihanet etmeniz demektir. Futbol deyip geçmeyin, ihanet ihanettir! Futbol da, diğer hemen her şey gibi, bir imtihan vesilesidir işte!

Fenerbahçeli olmak, zorlu bir maratondur. Koşarken sürekli kurşun yersiniz. Takımınız, diğer bütün takımların ortak düşmanıdır. Türkiyeli her taraftar kendi takımını tutar ve hemen akabinde Fenerbahçe’nin rakibini. Başarılarınız ve başarısızlıklarınız mercek altına alınır. Sürekli göz önünde olur ve en çok siz konuşulursunuz. En antipatik takım olmanız ile en kıskanılan takım olmanız at başı gider. Bu kadar büyütülecek bir şey yoktur halbuki, altı üstü bir takım işte!

Suçu işleyen, cezasını çekmeli! Açık konuşmak gerekirse, ben bu işin içinde futbolla sınırlayamayacağımız kadar büyük pislik olduğunu düşünüyorum. İşin içinde mafyöz bağlantılar, silahlı çeteler, bu iş için tesis edilmiş örgütler olduğu söyleniyor. Ki bunları duyup da, “hadi oradan! ” diyenlerin sayısı oldukça az! Milletçe bildiğimiz bir şeyle yüzleşiyor gibiyiz. Öte yandan, yığınla paranın döndüğü bu sektör, “rant el değiştiriyor olmasın? ” şüphesini de edindirtiyor bana. İzleyip göreceğiz! Bu kadar paranın döndüğü bir yerin tümden temizlenmesinden yana, doğrusu pek de ümidim yok. Meğer mahalle maçlarındaki samimiyet, orada paranın hiç olmamasındanmış!

Fener taraftarı, acı çekmeye alışıktır. Hatta neredeyse bütün Fenerbahçeliler, acı çekmeye bağışıktır. Türkiye futbolunun kirini temizlemek bize düşmüşse, temizleriz. Öyle ya da böyle, birçok insanın ekmek yediği büyük bir endüstridir futbol. Yarattığı istihdam, İspanya gibi ülkeleri omuzluyor! Ülke ekonomisine getirdikleri açısından, yabana atılır bir tarafı yok. Ama sırf bu yüzden de, haksızlık sümen altı edilmemeli. Bazı şeyler olmazsa olmaz! Ama futbol bunlardan biri değil bana kalırsa! Yazımı, Turgut Uyar’ın “Geyikli Gece”ye başladığı yerden bitiriyorum. Bu iki muazzam mısra, ne demek istediğimi daha iyi anlatacaktır bence.

“Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
her şey naylondandı, o kadar! ”

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 17.07.2011

Alper Gencer

10 Kalabaliklara Karismak şiiri Ahmet Altan ŞiirleriAhmet Altan
431 kez okundu0

Herkesin, kendisi olmaktan sıkıldığı zamanlar vardır.

Dertlerinin, sıkıntılarının, kederlerinin kendi küçük hayatının havuzuna sığmadığı zamanlar.

Geçmişini, gününü hatta geleceğini unutmak, bütün varlığını ıslak bir palto gibi bir portmantoya asıp yürümek istediği zamanlar.

Hemen hemen herkes bilir bu duyguyu.

Bu kendinden kaçma isteğini.

Sanırım, bayramlar bunun için icat edilmiştir.

Herkes kendi “küçük havuzunun” suyunu, büyük kalabalıkların denizine boşaltabilsin, bir zamanlığına da olsa kendini unutabilsin diye.

Herkesin bir araya gelip oluşturduğu ama kendisini oluşturan herkesten daha başka bir şey olan kalabalıklar iyi sığınaklardır.

İnsanların acıları ne kadar artarsa, kalabalıklara olan tutkusu da o kadar artar.

Ezilen, acı çeken, hayatın sıkıntılarıyla bunalan insanların, parçası oldukları kalabalıklara, aşiretlerine, dinlerine, milletlerine olan düşkünlüklerinin fazlalaşması, içine akacakları, kendilerini unutacakları bir denize duydukları ihtiyacın güçlenmesindendir.

Bazen, insanlar ortak öfkelerinde buluşup, kalabalıklara karışarak, bir düşmana karşı kinlerini bileyerek unuturlar kendilerini.

Bu tür kalabalıkların içinde acılarını unutanlar, kısa süre sonra daha büyük, daha ortak ve daha unutulmaz acılarla karşılaşırlar.

Savaşlar, kıyımlar, kanlı saldırılar, bu tür kalabalıklara karışan insanların aktığı karanlık denizlerdir.

Böyle zamanlarda, kalabalıkları uyarmak henüz kendini ve aklını kaybetmemiş olanlara düşer.

Öyle zamanlarda “durun” diye bağırmaya uğraşırsınız.

Bir de bayramlar, ortak sevinçler vardır.

Bence, öyle zamanlarda, o kalabalığın içine akmamış olanlar da susmak nezaketini göstermelidir.

Gerçekleri unutmak isteyenlerle birlikte birkaç günlüğüne siz de gerçekleri unutabilirsiniz.

Hatta o kalabalıklara karışabilir, bir süreliğine, başkaları gibi siz de kendinizden kurtulmayı deneyebilirsiniz.

Genç bir çocuğun vurduğu topun kaleye girmesiyle birlikte “gol” diye bağırabilir, bunu hayatınızın en sevinçli anlarından biri haline getirebilir, coşabilir, sevinebilir, sizi kucaklayıp, size kendinizi unutma imkanını verecek kalabalıklara karışabilirsiniz.

Bir çiçek tarhının içine yatar gibi çocuksu bir neşeyle kalabalıklara bırakabilirsiniz kendinizi.

Çiçekten bir spalto gibi sarınırsınız kalabalığı.

O, sizi kucaklar

Sizi ısıtır.

Size, kendinizden başka bir şey olma olanağını bağışlar.

Bayramlar bunun içindir.

Kendisi olmaktan sıkılanların, yeniden kendileri olmadan önce durup, rahat bir soluk alarak, güç toplayacakları mola yerleridir onlar.

Bugünlerde bize böyle bir bayram bağışlandı.

Ait olduğumuz kalabalığın renklerini taşıyan genç çocuklar futbol denilen tuhaf ve eğlenceli oyunda mucizeyi andıran başarılar gösteriyorlar.

İnsanın kendisi olmasının, bir kalabalığın parçası olmaktan daha önemli olduğunu bilebilirsiniz, kendinizi kalabalıklara bırakıp gerçekleri unuttuktan sonra yeniden kendinize döndüğünüzde gerçeklerin orada duruyor olacağını unutmayabilirsiniz.

Ama her zaman kendiniz ve her zaman akıllı olmak zorunda değilsiniz.

İnsan bazen kendinden başka biri olmak ister.

Kalabalıklara karışmak ister.

Bayramlar bunun içindir.

Kapınızı çalan bir bayramı bence, cevapsız bırakmayın.

Açın kapıyı, kendinizden ve aklınızdan çıkıp yürüyün.

Korkmayın.

Döndüğünüzde sizi bekleyen gerçekleri ve kendinizi bıraktığınız yerde bulacaksınız.

Ahmet Altan