Hakikatın Hatırı, Dostun Hatırından Mühimdir!

Alper Gencer

1980 -
  • 424 okuma
  • 3 sene önce
  • Yorum Yok
0 ● 5 0 Oy

Kardeşlerim!

Şiir üzerine konuşmaktan ve fikir üretmekten terk, edebiyatı dışarıdan bitirmeye çalışırken hayatı ıskalamamanın derdiyle konuşan biri gibi konuşmaya çalışacağım. Bu cümlenin neden böyle uzun olduğu ve yazının neden böyle başladığı hususunda en ufak bir fikrim yok. Lakin Yunus şahane bir şair, kendisini tanımayı çok isterdim. El kadar Türkçe ile hemen her şeyi söylemiş. Demek ki dilin zenginliğinden çok, başka bir şeyin zenginliği söze konu. Demek ki, edebiyat üzerine sarf edilen onca lafügüzaf dili söyletenin kaynağına, belki de dili bertaraf edemediği için yaklaşamıyor. Çok acayip başladı yazı, sonunu çok merak ediyorum. İsteyen burada ayrılsın, bazen feci sıkıcı bir adam olabiliyorum. Size bu yazıyı bir acil servis muayene odasından yazıyorum. Az evvel dâhiliyeci bir dostum oturdu karşıma, dedim ki; “Senin bir derdin vardı, ne oldu ona? Uzun süredir görmüyorum bakışlarında”. Nasıl ama? Modası geçmiş bir şiir gibi değil mi! Moda, kusursuz bir eskimedir diyor Baudrillard. Allah rahmet eylesin, değişik bir adamdı. Kelimelerini öyle baştan çıkartıcı bir insiyakla örüyordu ki, düşüncenin niteliği söyleyişinin gölgesinde kalıyordu. Söz sükûtu çoğu kez kirleten bir şeydir. İnsan şiir okumaya başlayınca bir yerinden temizlenmeye başlıyor ama. Bu yazıyı dönüp tekrar okuyacağım diye kendimi acayip samimiyetsiz hissediyorum. Ne yani, siz beğenin diye mi yazıyorum bu yazıyı? Bütün diğer yazılar hep başkaları beğensin diye mi yazılıyor? Şimdi yok desek yalan, var desek mübalağa… Hakikatin hatırı diye bir şey var, inanır mısınız bilmem. Ben hakikatin hatırına inanıyorum, edebiyata inanmıyorum artık. Zannediyorum o da bana inanmıyor. Biz birbirimizi karşılıklı olarak kullanıyoruz. Biz birbirimizden fena halde kıllanıyoruz. O bana vesileler kuruyor, ben ona kelimeler… Aramıza bir üçüncü girince, ben oradan kalkıp gidiyorum. Gideyim. Gözlerim durur mu, onlar da benimle kalkıp gidiyorlar. Gitsinler.

Çok yorgun bir adamım Allah’a bin şükür! Dün halı saha maçı yaptım ama hiç halı saha maçı yapmasam da yorgun bir adamım. Dünyaya yorgun biri olarak gelmiş gibiyim. Yorgunluk bir çeşit yakıt, bir büyük sermaye… Keder gibi, Allah vergisi! Biri ölüyor, o zaman daha derinden kavrıyorsunuz onun yaşadığını. Muntazaman bir sürgün psikolojisi içerisindeyim, size de böyle oluyor mu? Geldik, gidiyoruz. Rutini bozan her duygu durumu beni şiire gebe bırakıyor. Fenerbahçe mesela yenildiği zaman acayip öfkeleniyorum gibi şiir yazıyorum ben. Kafamı bozan, beni aşka geçiren, vs… Bazıları şans diye görür bunu, şaşırıyorum. Bütün aynaların arasına bir ayna daha eklemekten ne farkı var şair olmanın? ! Dünyanın bütün imtihanı yetmezmiş gibi bir de yazdığını yükleniyorsun. Ama yazdıran yaz diyor işte, dedim ya, hakikatin hatırı var. Biri gemimize saldırıyor, biri kalbimize, birileri otel yakıyor, birileri köy basıyor, birileri sopalıyor birilerini. Kimsenin rahat durduğu yok, gel de şiir yazma! Bazen, nerden girdim bu işe diyorum. Yahu öyle bedbin bir hal ki, girince çıkamıyorsun da öyle kolay kolay. Sineye falan çekmen gerekiyor şahit olduğunu. Teraziyi iyice kaybetmek gerekiyor şiiri bırakmak için. Nikotin bandı gibi, iki mısra arıyorum şöyle her şeyi izah edecek. Yani ne yapsan dönüp sana cevap verecek iki mısra! Düşünün ki Turgut Uyar, Sezai Karakoç ile Cahit Zarifoğlu’nun omuzlarında! Düşünün ki, kol kola girmiş Mısri Niyazi ile Aziz Mahmut Hudâi. Kaygusuz’u, Fener gol kaçırınca, seyirciler arasında düşünün! Yani, öyle iki mısra…

Ortam kötü, herkes insanlıktan çıkmış. Benim de insanlıktan çıktığım oluyor, herkes çıkar bence. Ama sanki mühimi oraya geri dönmek, gönül almak. Bu vahşi kapitalizm, para-pul işleri, sermaye falan dengemizi allak bullak etmiş durumda. E müsaade ediyoruz da ondan! Diyeceksiniz ki, çok da elimizde! Ağır kaçacak ama evet, ben de cüzi iradeye inanmıyorum. Hatta cüzi olan külli olanın içinde kül olup gitsin istiyorum. Nasıl olacaksa?

Birazdan, başımıza ne geleceğini bilmeden yaşıyoruz. Verilerimiz ne olacağına dair çeşitli fikirler edindirse de, bir deprem oluyor ve her şey tuzla buz oluveriyor birden. İnsan da biraz böyleymiş gibi geliyor bana, yani sürekli bir depreme gebe. Ama hayretten dilimi yutacak raddede, bazılarının, gözler önüne serilen enkazı görmezden gelerek nasıl da hala hiçbir şey yokmuşçasına yaşayıp gittiğini anlamakta zorlanıyorum. Bir şeyi anlamakta zorlanınca, ona inat etmek gibi pis bir huyum vardı eskiden, şimdi iyice azaldı. Şimdi bir şeyi sevmekte zorlanınca, o şeyi sevmeye diretiyorum. Şiirin böyle şifahi bir etkisi var. Sanki ötede bir yerde, anlamadığımız bir ipi çekiyor düşülen her mısra. Ve bir bakıyorsunuz sonra, hiç kimseye izah edemeyeceğiniz bir şekilde anlamış/sezmiş/hissetmiş oluyorsunuz o şeyi. Rahatlıyorsunuz. Artık nasıl oluyorsa?

Şiirin, diğer başka bütün şeylerden farklı bir muamele görmesinden hazzetmiyorum. Çünkü mahalleli olarak aynı bakkaldan ekmek alan komşularız işte. Birileri şiir yazıyor, diğerleri başka şey. Bu söyleyeceğimi asla izah edemeyeceğimi biliyorum, kimsenin de bana izah edebileceğini… Ama her şeyin içinde sanki şiir vardır. Gerçi, her şeyin içinde başka her şey vardır ama beni Allah bu pencereden baktırtıyor işte. Bir de iyi futbol oynarım mesela, babam beni bırakmadıgillerdenim. Babamı seviyorum, beni sövdüğünden çok sevmiştir kendisi.

Şiddetin ve sevginin içinde büyüdüm ben. Bunlar birbirleriyle iç içe olunca; ilk gençliğinizi başınıza ne geldiğini anlamaya çalışmakla, yirmilerinizi başınıza ne geldiğini anlamaya başlamakla, otuzunuzu ise yavaş yavaş bavulları toplamakla geçiriyorsunuz. Sevgi ve şiddet hep kol kolaymış gibi gelir bana. Van’da, yüksek rakımda, oksijen de bol olunca, her gün kavga ederdik. İki kişinin omzu sürterdi birbirine, koridor karışırdı hemen. Maçlar kavgayla biterdi muhakkak. Bir kızla dolaşmaya başlardın, silah dayanırdı ensene. Bu son söylediğim olduğunda 15imdeydim. Kafa-kol, namaz, aşk, öfke, oruç, intikam derken epeyce güç bir şekilde geçirdik o günleri. Bu yaşta hala kabadayılık yapanlar var. Yahu bu benim kimyamda, kanımda dolaşmasına rağmen, bir insan olarak yakıştıramıyorum işte kendime. En son 5-6 sene evvel kuzenimi biri itti diye adamın birini sözlü uyardım, sonra 3-4 kişi beni tekme tokat uyardı, sonrasını sormayın gitsin. O gün bugündür kavga etmiyorum. Bir de şu var tabi, hekimim ben. Üstelik acil servis hekimi! E adamın birini öldüresiye dövdün diyelim, adam dönüp senin dükkânın önüne bırakacak bedeni, bozduğunu düzelt diye. Şifa Allah’tan tabi. Mesleki bir çelişkimiz de var anlayacağınız. Yakışmaz, kimseye yakışmaz. Kavga edenleri, söz dalaşı yapanlar buna dâhil, uzaklaştırıyorum kendimden. E şiirden bahsediyorduk… Şiir de bu hasarı tanımanıza yardımcı oluyor bir yerde. Aslında ben insan için var olan her şeyin, insanın önce kendi bilgisine/sevgisine, sonra da oradan Rabbin bilgisine/sevgisine giden vesileler/yollar olduğuna inanıyorum. Annemi çok seviyorum, beni döverken de severdi.

Annemi ama acayip seviyorum. İnsan önce annesini sever. Hepimiz birbirimizin peşinden gidiyoruz; birimiz önde, öteki arkada. Her birimiz ezelle yaşıtız esasında. Nasip, kısmet meselesi başımıza ne geleceği. Hz. Ali ile ayrı hukukumuz var, kendisiyle cennette çay içmek isterdim. Müthiş biri, bence görsek gözlerimiz bakışlarımızın hakkını vermiş olur. Bana bildiğim birçok şeyi o güzel Resul’ünden öğrenip öğreten odur. Onun efendisi, benim de efendimdir. Dünyada teslimiyet kadar güzel bir duygu yok! Birçok şeyi Hz. Ali ile sevmeyi öğrenmiş olabilirim. Mesela Ehl-i Beyt! Buradan geçseler işi gücü bırakır peşlerinden gidersiniz. Yeminle gidersiniz! Dünyadaki bütün güzellikler Peygamberden yansır diye düşünürüm. Şiiri yazarken en dikkat ettiğim husus şudur: “Resulullah bu şiiri okusa, beğenir miydi? “. Beğenir miydi bilmem, ama şiiri onun okuduğunu bilmek, beni heyecanlandıran bir şey. Yüzünü görmeyi en çok istediğim kişi Resulullah’tır. Sizin hiç, yüzünü görmeyi en çok istediğiniz biri oldu mu?

Karım süper bir insan. Dünyada anlamakta en çok zorlandığım kişi aynı zamanda. Bir insan karısını anlamaya çalışmamalı, ömür bitmez! Kadın dediğin, hele bir de çocuk doğurmuşsa, bildiğin fırsat eşitsizliği! Kadınlar yaradılış itibarı ile nedense hakikate daha yakın dururlar gibi gelir bana. Karım sayesinde çok şey değişti hayatımda. Tanıdığım en zeki ve güzel kadındır. Başkalarına göre o kadar zeki ve güzel olmayabilir ama bence öyle. Güzellik de, zekâ da bir bütündür çünkü. Şiir gibi. Bütüne, parçalayıp bakanın gözü doymaz. Parça doyurucu bir şey değildir çünkü. İnsan nerede bir parça gördüyse onun bütününü aramaya koyulmuştur. Karım bana bir oğul doğurdu, ismi Ali Hüsrev. Allah bağışlasın! Ali, bizim Ali! Hüsrev, Hasan Hüsrev Hatemi’den… Allah başımızdan eksik etmesin, çok kıymetli hocamdır, babam gibidir. Çok şey öğrendim ondan, nasip işte. Hüsrev, hükümdar demekmiş. Oğlum da nefsine hükümdar olsun inşallah. İyi biri olsun, bana yeter. Geçen ramazan ayında bana yemem için bir şey uzattı, “ben oruç tutuyorum oğlum” dedim. Ne dese beğenirsiniz? “Ben Fenerbahçe’yi tutmayı tercih ediyorum”. Alın size “tutmak” fiili üzerine bir nevi hazır şiir. Zaten evde Ali Hüsrev konuşuyor, ben not alıyorum. Ve kimseye inandıramıyorum ama Fener bu sene süper!

Şiir diyorduk. Ben sık sık okuyorum, siz de okuyun. Okuyan okumayana okutsun. Ben çok kişinin şiire başlamasına vesile olmuşumdur. Çocuklarımıza şiir okuyalım sürekli. Ben klasik Türk müziği ve türkü dinlerim en çok, onlar da şiir zaten. Oğlum Şah Hatayi dinleyerek büyüyor, en sevdiği türkü: “bir derdim var bin dermana değişmem”. Şimdi dilinden geçen kalbinden geçmiyor tabi. Hele hayırlısı ile bir büyüsün, görürüm o neşeli tavırlarla söylediği bu mısraın onu ne hale getireceğini. Çocuk insanın kalbini büyütüyor, sevginin azameti değişiyor. Herkes çocuk yapsın, zaten sünnettir.

Şiir çok güzel bir şey, ikinci yeni falan. Ben şiir yazdıktan sonra, en yakınımdakilere okuyorum ilkin. Onlar da güzel olmuş diyorlar. Numara mı yapıyorlar anlamıyorum. Ama şiirin güzel olması bir yana dursun, ben numara yapmıyorum. İçim rahat! Hiç hayıt ağacı görmememe rağmen, rahat. Bir de son dönemlerde çok siyasi şiirler yazıyormuşum. Bir arkadaşım her şey/herkes siyasidir diyor [the person is political], e o zaman bana niye öyle diyorlar ki? Güncel olaylar beni etkiliyor, oturup şiir yazıyorum. Sevdiğim bir ağabeyim, yazma bekle dedi geçtiğimiz aylarda. E ama bu şairin elinde mi ki! ? Aynı ağabey yazdığım bir şiirden dolayı beni Yahudi düşmanı ilan etti hemen. Hâlbuki onunla tanışma vesilemizi düşünmesi bile bunu bertaraf etmeye yetebilirdi. Her neyse, Allah yar ve yardımcımız olsun. Yahudilerle bir alıp veremediğim yok ve ben çayı çok severim. Öyle ki, onu içerim.

Kerbela benim çok etkilendiğim bir hadisedir. Dünyanın en trajik olayı diye tarif ederim. Ondan büyük trajediye -Allah korusun! – denk gelmedim. Düşüne düşüne, bir gün o kızgın çöle indim, donup izledim olanı biteni. Bu yüzden yezid’i sevmiyorum, sevemiyorum. Aklıma geldikçe tüylerim diken diken oluyor, yumruğumu istemsiz sıkıyorum. Onunla da tanışmak isterdim ama sonu fena bitebilirdi. Şiirde öfkelenince yezid yazıveriyorum. Hayır, Alevi değilim.

Ama karım Alevi. Karıma bakınca ben daha çok Aleviymişim gibi geliyor. Zaten o da öyle söylüyor. Ben etnik her türlü ayrıma karşıyım. Bence bunların hepsi bizi birbirimize düşürmek için şeytanın alçak planlarından gayrı bir şey değil. Softalık beni hem üzüyor, hem öfkelendiriyor. Softalara kızan softalar var, onlar daha beter. Bir de softa olduğunu inkâr eden softalar var ki, yahu neler oluyor? Kesin bende de vardır biraz softalık! Herkeste biraz softalık var çünkü. İnsan kendini düşündüğü oranda softalaşıyor. Küçük Prens, nerdesin?

Ha şiir… Edebiyat ortamı başta beni bir heyecanlandırdı ne yalan söyleyeyim. Ama sonra bir baktım, her yan dedikodu. Hakaret tadında eleştiri diz boyu! İnsanlar, nasıl da birbirine düşüyor. Şunun şiiri kötü deniyor mesela, nasıl yani? Belki o şiir bir başkasının en sevdiği şiiri! Bir mutlakıyet çabasıdır almış yürüyor. Daha gençken hevesliydim, şimdi geçti. Şiir öldü diyen var, has şiir okuyamıyorum diyen var, şiir geri çekiliyor diyen var. Bence kim şiir hakkında ne diyorsa kendini tarif ediyor. Ben hala güzel şiirler okuyorum dergilerde. Artık eskisi kadar dergi alamıyorum ama yine de güzel atan yürekler var. Borçları kapatayım, çocuğu büyüteyim, iş-güç derken süratini bir miktar yitiriyorsun tabi. Ama kendimi hiç de işgal altında hissetmiyorum. Bazen sistemin benden, dışarıya atılan bir masa gibi işgaliye istediğini düşünüyorum. Çok ciddi pratik bir karşılığı olmasa da, evrendeki bütün her şey benim duygu ve düşüncelerimin işgali altındadır. Mesela ben çocukken bonibona bayılırdım, oğlum da bayılıyor.

Ya işte böyle kardeşlerim, her şey geçici. Yakıcı bir kulluk, cayır cayır, o biçim… Şiir okumak, yazmaktan daha kıymetli bir şeydir. Ben vaktimin çoğunu oturmakla geçiren çekingen bir sivilim. Bu karımın en sevdiği sözlerden biri, kim söylemişti şimdi hatırlayamadım. Şimdi sordum, Bernard Shaw. Karım da benim gibi sivil. Ali Hüsrev’i de sivil yetiştirmeye çalışıyoruz. Sivil, ne güzel bir kelime! Sanki birazdan ayaklanacak gibi. Ben dünyada kendime bütün renklerden münezzeh, şöyle bir iş belledim: “Zalime hakkı göstermek! “. Bu durum mazlumun, ki bu mazlumun neye inandığı beni ilgilendirmiyor, mütemadiyen yanında olmamı gerektiriyor. Aksiyon dolu bir meşgale! Zulüm biterse, çay gerçekten demlenmiş demektir.

Yahu bir şey anlatacağım, herkes buna gülüyor. Şimdi benim borcum var, herkesin vardır, benim de var. Baktık bir türlü doğrultamıyoruz dümeni, hanıma dedim ki bir çocuk daha yapalım. Çocuk çünkü rızkıyla gelir, rızkla donatır evi. Bütün insanlar çocuklarının ilk doğduğu zamanı bir gözlemleyecek olursa, kaldıramayacakları bir yüke el atmıştır o çocuk. Ya da yeni bir şeyler eklenir haneye. Modern akıl başka söylüyor ama. Borcumuz var, çocuk yapamıyoruz diyenler var, yahu siz deli misiniz? Tamam, öyle durmadan çocuk da yapın demiyorum ama Allah kimseyi kardeşsiz büyütmesin. Ahmet Murat’ın bir mısrası var: “Kardeşi olmayanlar kitap okurlar” diye. Çok acayip… Çocuğun oyun oynamayıp kitap okuması çok trajik! Kitap okumak ne çaresiz bir tavır öyle değil mi? Ne çok bilmediğimizin aynası!

Yunus ile başladık, Yunus ile bitirelim. Kendisi harika bir insan, Türkçe bilip okumamak bence çok ayıp! “Sevdiğimi demez isem sevmek derdi beni boğar” diyor ya… Şair için biraz da böyle bir şeydir şiir yazmak. Hatta tam olarak böyle bir şeydir sanki.

Bu yazıyı mütebessim bir ifadeyle okuduysanız, benim için işler yolunda demektir. Sizin için de… Ben kim oluyorum da bütün bunları yazabiliyorum! ? Ne haddime? Hani sehpa nerede?

Sevelim birbirimizi. Muhabbetle…

* Başlıkta söz, Hz. Ali’ye aittir.
** Bu yazı, Mühür Dergisi’nin 32. sayısında yayımlanmıştır.

Alper Gencer

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir