İzmir Şiirleri

1 Kar Mı Yağmış Şu İzmir’in Dağına şiiri Ignac Kunos ŞiirleriIgnac Kunos
434 kez okundu0

Kar mı ya(ğ) mış şu İzmirin dağına
Çi(ğ) mi düşmüş koncesine bağına
Henüz girmiş sarılmanın çağına

Aman Pullum aman yandım elinden
Kaçup kurtulmadım senin dilinden

Pullunun evleri hamama karşı
Gelene geçene atıyor taşı
Pullunun kemana benziyor kaşı

Aman Pullum aman yandım elinden
Kaçup kurtulmadım senin dilinden

Pullunun evleri hamama yakın
Sağına soluna hamaylı takın
Mezatta bulunmaz alayım satın

Aman Pullum aman yandım elinden
Kaçup kurtulmadım senin dilinden

Pullu gider yavaş-yavaş yoluna
Emikler yaptırır beyaz koluna
Harçlığı yok altun ister koynuna

Aman Pullum aman yandım elinden
Kaçup kurtulmadım senin dilinden

Ignac Kunos

2 Şu Derede Telli Kurşun Harladı şiiri Ignac Kunos ŞiirleriIgnac Kunos
441 kez okundu0

Şu derede telli kurşun harladı
Harladı ya yüreciyim da(ğ) ladı
Salt biz değil cümle alem a(ğ) ladı

Aman aman İzmir kuzun
Hacilar geçti mi yaurum

Saraylar yaptırdım bir uçtan uca
İçinde oturdum üç gün üç gece
Kurbanlar keseyim sardığım gece

Aman aman İzmir kuzun
Hacilar geçti mi yaurum

Şu karşıki da(ğ) lar bize ses verir
İnsaf eder da(ğ) lar bize yol verir
Ben yarıma yastık desem kol verir

Aman aman İzmir kuzun
Hacilar geçti mi yaurum

Ignac Kunos

3 Yürük Yaylasında Bir Yeşil Çadır şiiri Ignac Kunos ŞiirleriIgnac Kunos
495 kez okundu0

Yürük yaylasında bir yeşil çadır
Çadırın içinde bir civan yatır
Sıva da bacağını kalmasın hatır

Yürük yaylasında gün gelir geçer
Kızların yüzünü o(ğ) lanlar açar
Benim sevdiciyim çil para saçar

İzmirin içinde kurulur pazar
İzmir çapkınları pazarlık bozar
Kaldır fistanını deymesin nazar

İzmirin içinde vardır meyhane
Sırma bıyıklarım boyandı kana
Acılar görmesin do(ğ) uran ana

Yürük yaylasından gelir geçersin
Çekme hançerini kanlar saçarsın
Ne beni seversin ne vaz geçersin

Ignac Kunos

4 Gerali (Kara Ali) Türküleri şiiri Ignac Kunos ŞiirleriIgnac Kunos
480 kez okundu0

Ya Ger Eli dedikleri bir gara dana
Çekti bıçağını uğradı meydana
Hiç cihana gelmedi de doğuran ana

Ya Manisa dedikleri güççük gasaba
Kesilen kelleler gelmez hesaba
Aydın zeybekleri döndü gasaba

Ya fılfiri fincandan içtiğim şarap
İnersem İzmir’e ederim harap
Argadaşımı sorarsan Barmaksız Arap

İsmail çam dibinde dolaşır
Goca bıçah al gannara bulaşır
Nazlı yarim arkam sıra dolaşır

Gitmez oldu şu dağlarıng dumanı
Koç yiğitler vermez oldu amanı
Yarın guşluh yine gavga zamanı

Aşdıcağım garlı garlı dağ olsa
İndiceğim mor sünbüllü bağ olsa
Sevdiceğim top zülüflü yar olsa

Duman vardır şu dağlarıng başında
Arzum kaldı toprag ile daşında
Bir ikidik hal galmasın başında

Ignac Kunos

5 Abov şiiri Ali Yüce ŞiirleriAli Yüce
571 kez okundu0

Abooov! Bu ne dönemeç, ne yokuş öyle
Antakya’dan yüzlerce yıl uzakta
Asarcık mı bu, Şeytanistan mı yoksa
Bir karanlık ki güneş girmeye korkar
Tanrı bile üşür yarattığını gördükçe.

16 yaşında koca kafalı bir çocuk
Kur’an’ı hatmetmiş, Molla Ali
İlkokulu dışarıdan bitirir, abooov!
Kele neyine gavur okulu, yetmez mi hocalığın
Gavur mu olucun bre yeğenim.

Molla Ali kaydolmuş enstitü mektebine
Vah yeğenim, oysa sen müftü bile olur idin
Aboov, gâvur bir öğretmen oluk bre kele
Bir de şair olmak istemez mi Ali Yüce
Ataç’tan aldığı öğütle
Öğrenir İngilizceyi kendi başına.
On yıl köy öğretmenliği… sonra
Gavurca öğretmeni Ali Yüce.

Abooov! Bir de şair oluk Gavur Ali
Bre kele inanmayan görsün, aha
kitapları: Halk Çağı, Şiir Sıcağı
Boyundan Utan Darağacı
Abooov! Daha ne çok kitap bre kele
Bir de Şeytanistan romanı var ya!
Hem şair, hem Atatürkçü, hem komonist
Ali Yüce…

Ben İzmir’den, Antakya’dan Maraş’tan,
Şurdan burdan, Selman
“Ne zaman seni ansam
Mavi bir gül olacak gökyüzü…”
Asi kol kola akacak içimde anılarla
Defneler her yerde barış kokacak
Sahi neden kokacak
Şairim, güzel öğretmenim!

Ali Yüce

6 Yolkesen şiiri Ali Yüce ŞiirleriAli Yüce
452 kez okundu0

İzmir’e gittiniz mi hiç
Turgutlu’dan geçerken
Çiçekler yolunuzu kesti mi
Göz göze geldiniz mi doğayla
Başınızda kavak yelleri esti mi
Saç sakal ağardıktan sonra

İzmir’e gittiniz mi hiç
Salihli’den geçerken
Bağlar yolunuzu kesti mi
Asma gibi kızlarla
Kız gibi asmalar
Halay çekerken kol kola
Annelerinden izin alıp
Katıldınız mı aralarına

İzmir’e gittinizse eğer
Aylardan mayıs olmalı
Günlerden Gökova
Dargındınız küskündünüz
Barıştınız mı doğayla
Şiir yolunuzu kesti mi
Kuruyan ağzınızı dayayıp
İçtiniz mi kana kana

Ben İzmir’e giderken
Akdeniz’e selam götürdüm
Bir gelinlik kızı gözlerinden
Çürük bir davul patladı kulağıma
Yarım kaldı halk düğünüm
Ben Asarcıklı çoban
Ağzımı keçiler yedi
Ne darıldım ne gücendim
Bir delik daha deldim kavalıma

Dünya dedikleri yuvarlak kitap
Işıklarınız sönmeden
Kaç sayfa okuyabildiniz
Sevgi dediğimiz solmaz bir kumaş
İpliğiniz tükenmeden
Kaç metre dokuyabildiniz
Giydiniz mi doya doya

Ali Yüce

7 Lumumba şiiri Ceyhun Atuf Kansu ŞiirleriCeyhun Atuf Kansu
575 kez okundu0

Aldandın sen Lumumba
Aldandım ben.
Aldattılar aklı ve özgürlüğü.
Bilmem gerekliydi ya, bunu
Ben kurtuluş savaşı çocuğu
Tanımalıydım bu eski yüzü
İzmirden Ankaraya yangınlar alazında
Çocukların çığlığından, anaların acısından.

Aldattılar seni Lumumba
Aldatıyorlar beni.
Aldanıyoruz düpedüz
Tutsak halkların sunduğu tepsi
Belçikalı sofralara (amanın adı özgür ekonomi)
Bakır uranyum ve altın madeni
Kauçuk tarlalarında sömürge şapkaları
En ucuz zenginlik el emeği.

Aldandın sen Lumumba
Aldandım ben.
Aldatıyorlar gazetelerle, televizyonlarla.
Batı – O, Eflatunda kaldı – Batı? neymiş Batı?
Anamalın sömürgeci saltanatı,
Veren bir elle, alan bin elle
Bağımsızlıklar satılan çarşılar Çombelerle
Ve kanlı yumruğu bekçilik edenlerin
Tefeci konaklarına Batılı Brükselin.

Aldattılar seni Lumumba
Aldatıyorlar beni.
Güçlüdür o yargıçlar yargılıyız aldanmaya
Bankalardan uçaklarla roketlerle geliyorlar
Uyandığını duydular mı halkın gerinerek
İniveriyorlar ossaat tepesine
Tutulmuş paralı askerlerle.
Kongo bir halk ormanı değil artık
Kanlı sürgün avı doyumsuz çıkarların.

Vurdular seni Lumumba
Vururlar bizi.
Vuruyorlar o karanlık ırmaklarda
Ormanları delip geçen namuslu hançer ışıltıyı
Kara sıcak senin kanın akar Afrika gecesinden
Yağlı pırıl pırıl yüzleriyle iş adamları
Çil paralar atıyorlar dünya radyolarından
Düpedüz dilini tutmuş insanlığa.

Güçlüdürler, güçlü onlar: Kongo zengin,
Ezilmişlikle yoksulluk her yerde dilsizdir,
Dilsizdir fakir beyazlar ve zenci milyonlar
Aldanıyoruz durmadan, elimizde ne var?
Asyada, Afrikada, Güney Amerikada,
Perulu kızlar, Viyetnamlı oğullar
Ve sen Lumumba
Bedeni delik deşik zenci baba!

8 Hatice şiiri Zülfikar Yapar Kaleli ŞiirleriZülfikar Yapar Kaleli
411 kez okundu0

Cehennemden bir dal ateş almışım
Yanıyorum, tütüyorum Hatice!
Bu ateşin sevdalısı olmuşum
Usul usul bitiyorum Hatice!

Bir bağda taze gül bitirdiğimde
Bu gülü gönlümde yitirdiğimde
Sevdamı sevdana yetirdiğimde
Her oyunu ütüyorum Hatice!

Sakın bilmez deme kekik kokusu
Ağrılı belinde katran yakısın
Dökülmedi nasırların dokusu
Eriyorum, yitiyorum Hatice!

Ne yarın garanti, ne bugün emin
Serveti yalancı, varlığı yemin
Günlük aşkın her birini elimin
Tersi ile itiyorum Hatice!

İzmir’de aradım Iğdır’da buldum
Vatan denen gülün derdine kaldım
Sevdasına yandım, bülbülü oldum
Trabzon’da ötüyorum Hatice!

Hayali ıstırap, varlığı çile
Çilenin sırrını yükleyip dile
Her sabah taze bir başlangıç ile
Yeni baştan bitiyorum Hatice!

9 İzmir’e Tahassür şiiri Kemalettin Kamu ŞiirleriKemalettin Kamu
427 kez okundu0

Anne, deniz nerde, yalımız nerde?
Hani gideceğimiz İzmir’e der de
Beni uyuturdun dizinde anne!

Geçende ablam da öyle diyordu
Bu bahar İzmir’e girmezse ordu
Kanmam sözünüze sizin de anne!

Yeşil bir bahara büründü dağlar
Bülbüllü bahçeler, üzümlü bağlar
Kimlerin işine yarıyor anne!

O bağlar nerede, bahçeler nerde?
Her akşam güneşin battığı yerde
Gözlerim İzmir’i arıyor anne!

Şimdi bir kuş olsam, kanadım olsa
İzmir’e giden yol eğer bu yolsa
Bir başıma bile giderim anne!

Bir çetin bilmece sorsam Paşa’dan
Söylemem memleket bağışlamadan
Mutlaka İzmir’i isterim anne!

Kemalettin Kamu

10 Mevsimler Ve Temsiller şiiri Alper Gencer ŞiirleriAlper Gencer
543 kez okundu0

Bu sene yaz gelmek bilmedi. Uzun bir bahar yaşadığımızı da söyleyemeyiz. Mevsimlerin arasında, iki arada bir derede kaldık. Yaza duyulan özlemi, bu sene daha fazla duyumsadım. Çocukluğumu ve ilk gençliğimi Van’da geçiren biri olarak, yoğun kış şartlarının bile yazı bu kadar söylettiğini hatırlamıyorum. Bütün mevsimlerin birbirlerine üstünlük kurdukları taraflar vardır. Benim muhayyilemde yaz, hiçbir tarafıyla diğer mevsimlere üstünlük kuramazdı. Ta ki, Ramazan yaz aylarına denk gelmeye başlayana kadar…

Güzü ve geceyi çok severim. Güz oldu mu hep güz, gece oldu mu hep gece kalsın isterim. Yaz mevsiminin bendeki karşılığı, güze bir adım daha yaklaşıyor olmaktır. Zaten soğuğu da, sıcaktan daha çok severim. Sıcak mayıştırır, uyuşturur, asabileştirir. Hani neredeyse bir çaresi de yoktur sıcağın. Klima deseniz, hak getire! Lise yıllarını İzmir’de geçiren biri olarak sıcağın tadını da iyi bilirim. Allah’ın bizi ne için ateşle uyardığına da, bu sayede irkilirim!

Soğuk ise diri tutar, uyanık tutar, zinde kılar insanı. Asabileştirmez, aksi gibi sakinleştirir de. Ayırmaz, dayanıştırır soğuk. Isınmak için insanların birbirlerine sarılması, bu açıdan pek manidardır. Milyonlarca insan, evsiz ve yoksul bir biçimde geçirmese soğuğu, tıpkı güz ve gece gibi soğukta da diretirdim. Ama gönlüm el vermiyor, onlar için bir an evvel bahar gelsin istiyorum. Zehir gibi bir soğuk vardığında haneme, “Allah’ım sen bu soğukta dışarıda kalanlara yardım et! ” diye anamdan kalma bir duam bile var.

Güz, ölümü çağrıştırır bana. Yazın o alabildiğine canlılığı bağıran parlak renkleri, güz geldi mi pastele bürünür birden. Yeşiller; soluk sarıya, kahverengiye, turuncuya, soluk kızıla döner. İşte her şeyin faniliği gün gibi ortadadır. Turgut Uyar’ın da dediği gibi; “her şey akıp gider, bir katı hüzün kalır / her zaman geceleyin kalır o, bazen gündüzün kalır”. Artık memleketim olan İstanbul’a da, güzü yakıştırırım en çok. Bu arada ben, kapalı havaları açık havalardan daha çok severim. Çünkü öyle rahat ederim.

İlkbahar, yeniden dirilmenin adıdır. Eriyen karlar, çavlan nehirlere dönüşür. Kuruyan dallar, çiçeklenmeye başlar. Bilirim ki, birçoğunuz en çok ilkbaharı sever. Ama ben, ilkbaharı dünyamıza hiç benzetmem! İlkbahar, sanki öbür tarafın müjdecisidir. Kendini gösteren ve yine hiç kimseye vermeyen kendini… İlk güzel anıların, sürgüne yollanmadan evvelki fotoğrafı gibidir. Doğup da ayrıldığımız, ölüp de kavuşacağımız bir güzellik gibi işte! Bize, burada ait değil…

Niye yazdım bunları, inanın ben de bilmiyorum. Yaz geldi artık. Hani insan çalışır da, teri göğsünde bir çiçek gibi taşır ya… Çalışmayan insanın oturduğu yerden, sıcakla terlemesi; bana bir çiçeğin bizi göğsünde taşıması kadar ağır ve bir o kadar kahramanca gelir. Çünkü yaz, sabrı zorlayandır. İnsan, oturduğu yerden de sabır gösterir. Hatta sabrı taşımak, en çok hiçbir şey yapmıyorken zordur bana kalırsa.

Yaz ile ilgili o en büyük istifadeye gelelim o zaman. Madem Ramazan da gelmiş, Ağustos’a kurulmuş. Tutacağımız oruçları, Kerbela’yı düşünerek de tutalım. O çölün sıcağında susuz kalan İmam Hüseyin’in aşkına da tutalım. Biz sıcaktan/soğuktan şikâyet ededuralım, Huseyn’in canını vereceğini bile bile o çöle nasıl indiğini, ben’inden nasıl geçtiğini düşünerek de tutalım. Tutalım da yaz, anlamını çağırsın bizlere! Ben de niye yazdım bunları diye merak ediyordum. Bakın işte, efendimize kuruldu mu yine bir vesile!

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 14.07.2011

Alper Gencer

11 Koçero – Vatan Şiiri şiiri Hasan Hüseyin Korkmazgil ŞiirleriHasan Hüseyin Korkmazgil
404 kez okundu0

keklik serer palazını tenha kayalıklara
uçurur korkusunu
kara diken savurur tohumunu
kurtulur korkusundan
orda bir dağ
orda bir taş
bir pınar
dağ ardında
taş ardında
pınarlı bir kara mavzer
bıyıkları kartallıda
başı yağlıklı
durur dimdik
bakar dimdik
bakar barışlı
bir güvercin pır pır eder ucunda namlusunun
‘tutam yar elinden tutam
çıkam dağlara dağlara! ‘
koçero hep
durur orda
dağlarda

ben türkçe anlatamam
o Kürtçe anlatamaz
Farsça çıkmaz doruklara
koçero hep
durur orda
dağlarda

ey elleri mis kokulu sabunlarla kurtulan beyler
şimdi siz
içebilir misiniz kendi sıcak kanınızı altun taslarda
geçirebilir misiniz şu yağlı ipi
kendi güzel ellerinizle
o güzel boynunuza
ve şakıyormuşçasına kafeste kanaryanız
bakıp bakıp zindanlı akşamlara
yudumlayabilir misiniz soğutulmuş içkinizi?

dolaşıyor akşam yelinin büyücü parmakları
Çankaya’nın genç irisi kavaklarının gümüşlü yapraklarında
önce yaprak
sonra dal
sonra dallar ipil ipil
küme küme kavakları Çankaya sırtlarının
çalar gibi bir gizli piyanoda
sonsuzluğun şarkısını
ve saksıda soluk alan belki de bir camgüzeli
bir fesleğen
bir kaktüs
tutuşurken ormanlar oylum oylum
savrulurken kül ve kerpiç
rüzgarda!
ey elleri mis kokulu sabunlarla kurtulan beyler
almış kanlı gömleğini nere gider bu türkü
sarınmış kıl şalvara
nerden gelir bu ağıt?

yığdım kitapları dağ dağ
çağırdım nemrutu karanlığıma
bir kucak yeşil yoncayla geldi nemrut
öptü ıslak gözlerini aç öküzümün

gocunmayın güzel beyler
hanımlar
alınıp incinmeyin
silah silah çatmayın o güzel kaşlarınızı
imdatlara saldırmayın
basmayın düğmelere
yürekleri hoplatmayın
güzel beyler
hanımlar
zor ve çetin bir ağıttır koçero
bir gelin ağlar onu
ben ağlayamam
bıyıkları çengel çengel
bir kardaş ağlar
acılı bir bacı ağlar
bağrı yanık bir ana
ben ağlıyamam!
ince bir ay batar gider karadağın ardında
dolanır kerpiç damı ince bir rüzgar
irkiltir bir gece kuşu
osmanlı karakollarının duvarlarını
bir elinde kanlı mendil
bir elinde kara mavzer
kimse bilmez nerde nasıl
taptaze bir
sımsıcak bir
gencecik bir ölüdür o
bir selamdır sımsıcak
varamamış dostuna
varamamış koçero
‘leb-i derya’ şu saltanat
şu konaklar şu saraylar şu köşkler
bu bereket bu bolluk
bu çılgınca hovardalık
gocunmayın güzel beyler
hanımlar
alınıp incinmeyin!
kırk bin köyden birer kişi
göçüyor kırk bin kişi
kırk bin köyden onar kişi
göçüyor yarım milyon
ya ellişer yüzer kişi?
göçüyor milyon milyon
vatanda vatan
güzel beyler
hanımlar
kusuyor bütün köyler insanlarını
kusuyor kasabalar
baştanbaşa bütün ülke
kusuyor insanını!
bu eziklik
bu hırçınlık
güzel beyler
hanımlar
bu sınırsız tedirginlik
acaba nerede biter?
nasıl başlar acaba
şenlikli günleri bu toprakların?

bulacak bir gün elbet
yatağını bu nehir
durulup dinginleşecek
birgün elbet bu nehir
ve çocuklar oynaşacak mutlu çocuklar
anacan sularında bu mutlu nehrin!

koçero bir dağ çekirgesinin gecede irkilmesidir
bir belirsiz karanlıktan
bir belirsiz karanlığa
irkilip uçmasıdır
bir dağ çekirgesinin
bir kurdun kaçmasıdır kendi karaltısından
yamaçtan bir taşın yuvarlanması
bir pınarın durup durup akması
bir çift gözün karanlığa bakması
şimşeklerin uzak uzak çakmasıdır dağlarda
bir mavzerin yanlışlıkla patlamasıdır
bir geyiktir koçero
sekerken taştan taşa kırılmış bilekleri
tırnakları kekik nane ve menekşe kokulu
tırnakları rüzgarlı
suçsuz bir geyik
avcılar yakalarsa mezedir eti
köpekler kovalarsa diş kirasıdır
bir okul piyesidir koçero
açış konuşmalıdır ve halaylı türkülüdür
müsamere derler adına oralarda
kaymakamlı savcılı ve çavuşludur
biletlidir ve yoksullar yararınadır
festivaldir sosyetede
modada son buluşlar
en taze ilişkiler
gürültülü boşanmalar
gürültülü birleşmeler
hele bir de balesi ve operası
‘ey vatan’ aryası bir de
saygıdeğer prensesin saygıdeğer oynaşının
ardından telli sazlar
ardından yaylı sazlar
ardından vurmalılar
çekmeliler ve üfürmeliler
ardından ‘kuğu gölü’ ardından ‘fındık kıran’
hemencecik candarmalar
ve ardından ‘haydutlar’ı siller’in
köroğlu’nun narası:
‘yine de hey hey! ‘
ve ardından
çocukları gülmekten kırıp geçiren
çağdaş banka reklamları!
candarmalar geçirince kelepçeyi zinciri
bileklerine karıncanın
poz verince bir fukara karınca
en komprador basın aynalarına
aşka gelir kompütürler
aşka gelir telefonlar telsizler
ve doyum noktasına
sosyete ninni!
o zaman işte çelenk
o zaman işte tören
alkış
bando
ve rap rap
donanır bayraklarla bankalar sigortalar
ve uygunsuz işyerleri bilcümle
ve kadehler
kadehler ki ses verir yıldızlardan!

gocunmayın güzel beyler
hanımlar
alınıp incinmeyin!
koçero bir oyundur
yazılır
yazılır
bitmez
koçero bir oyundur
oynanır
oynanır
bitmez
vurur onu jandarma
vurur onu candarma
durmadan vurur
ama o bitmez
o hep durur öyle orda
bıyıkları kartallıda
göğsü çapraz fişeklikli
gözleri beş yaşında
kolları nuh nebi’den
bir elinde kanlı mendil
bir elinde kara mavzer
pır pır eder bir güvercin
ucunda namlusunun
o hep öyle durur orda
taş ardında
rüzgarda!

muhtara sorarsanız
bizim serseri veli
marabaya sorarsanız
işini bilmemiş deli
köylüye sorarsanız
ekmeksiz garibin teki
çocuklara sorarsanız
yüce dağlar aslanı aslan koçero
kimsesize sorarsanız
hükümet bilir onu
candarmaya sorarsanız
devletin dağlarda silah çatması
vurguncuya sorarsanız
yol kesici yağmacı
soyguncuya sorarsanız
devletin acizliği
sağcıya sorarsanız
siktiret pezevengi
solcuya sorarsanız
‘ferman padişahın dağlar bizimdir’
İstanbullu inanır ki
boğazda kaşalottur
Ankaralı sanır ki
temele dinamittir
İzmirlinin düşlerinde
şaşkın köpek balığı
Antalyalı her gece
gergedan görür düşünde
Erzurum’da kol başıdır
Erzincan’da deli daysak
pir sultan yoldaşıdır Sivas’ta
bir ‘kılıcı kanlı’ Van’da
Mardin’de bir
gözü kanlı kaçakçı
ah koçero
vah koçero
koçero eyvah!

gocunmayın güzel beyler
hanımlar
alınıp incinmeyin!
patron gazetelerinde yüksek tirajdır koçero
hükümet programlarında bir ‘nakl-i yekun’
kapitalist dış basında nobel’lik bir roman
politik sürtüşmelerde bir yılan hikayesi
diplomata sorarsanız
turistik bir serüven
kaymakama sorarsanız
‘ahval-i adiye’den
sosyeteye sorarsanız
eğlenceli bir briç
sorarsanız bezirgan filimciye
gişelik bir senaryo
sorarsanız bürokrata
Atatürk’ün gardrobuna
tükürmüş biri
hümaniste sorarsanız
Fransızca bilmeyen
montenyi’den anlamayan
mitologya tragedya
hümanizma helenizma
hiçbirinden çakmayan
bir yörüktür koçero!
ne anlar rönesanstan
ne anlar restorasyondan?
bir bazlama
bir uçkur
üç telli bir zımbırtıdır koçero!
sanki sırası mıydı dağlara tırmanmanın
demokratik tragedyayı uçuklatmanın
sanki sırası mıydı!

müfrezeler yürümüş dağ dağ
ve dere dere
kesmiş geçitleri korkunun silahları
bir tükenmez sermayedir koçero
haksız yönetimlere!
gocunmayın güzel beyler
hanımlar
alınıp incinmeyin
silah silah çatmayın o güzel kaşlarınızı
koşturmayın şifreleri
telefonları
basar gibi tuz yarama
basmayın düğmelere
yürekleri hoplatmayın
güzel beyler
hanımlar
paralar girsin diyedir kalantor kasalara
toprak sömürülsün diyedir orta çağlarda
ışıksız kalsın diyedir bir koca ülke
karanlıkta boğazlaşsın diyedir güzel yüzlü insanlar
fabrikalar işçi yesin para kussun diyedir
kıyılar yağmalansın ormanlar çiftlikleşsin
bankalar yağ bağlasın tekeller et bağlasın
holdingler palazlansın ortaklıklar göbeklensin
bu rüzgar böyle essin
bu değirmen böyle dönsün
bu çuvallar böyle dolsun diyedir
koçero’nun dağlarda medetsiz yalnızlığı!
gocunmayın güzel beyler
hanımlar
alınıp incinmeyin
yeni değil bu hikaye
bu oyun eski oyun!
ah koçero
vah koçero
koçero eyvah!

bir akşam birdenbire bir can çıkar dağlara
bin kardaş bin acı bin ana
bin kerpiç bin harman bin açlık
bin yenge bin emmi bin dayı
bin zulüm bin acı ve bin karanlık
bir akşam birdenbire çıkar dağlara
bıyıkları terlememiş bin çocuk
bin aşık bin deli bin meczup
bin ekmeksiz bin işsiz bin suçsuz
kıl şalvar kurtlu çarık
naldöken mazı kıran derviş çatlatan
itburnu koyak gülü ahlat çalısı
bir akşam birdenbire çıkar dağlara
çökelekler yoğurtlar arpa bazlamaları
yalnayaklar gömleksizler dayanaksızlar
munzur’lar çilo’lar palandöken’ler
dersim’ler tunceli’ler bingöl’ler
tunceli’de mercan’lar ağrı bereketleri
tahtalı’lar toroslar ve binboğa’lar
bir akşam birdenbire çıkar dağlara

turistik bir gösteridir dağlara çıkmak
örneğin ağrı’lara
alpler’e sübhan’lara ant’lara
himalaya dağlarına derin asya’nın
klimancaro’nun tropik karlarına
turistik bir gösteridir dağlara çıkmak!
gel gör ki böyle yazmıyor bizim burda kitaplar
turistik diye göstermiyor dağları
turist diye vermiyor dağlara çıkanları
bir sürekli çıplaklıktır koçero
bir sürekli açlıktır
bir sürekli haksızlıktır koçero
bir sürekli itilmişlik
koçero bir vazgeçiştir
koçero bir ilgisizlik
bin yıllık yoldan gelir
üstü başı kan içinde
yorgun bir dilekçedir
bir arzuhal koçero
bir tanrı selamıdır
alınıp verilmemiş
görülmemiş bir hacettir koçero
çiğnenilip geçilmiş
ve sorulmamış
upuzun bir eyvahtır
upuzun bir pişmanlık
bir ünlemdir koçero
sığmaz okul kitaplarına
erzurum yaylasından
erzincan çukuruna
ve tecer dağlarından
harran cenderesine
bir uzun masaldır ki koçero
dağların dağlara yaslandığı yerde anlatılır
geçitlerin geçitlere küstüğü oyaklarda
benek benek anlatılır
nakış nakış anlatılır
bıçak bıçak
kurşun kurşun
ve türkü türkü!
göğsü çapraz fişeklikli
bıyıkları kan içinde bir kara mavzerdir koçero
yatar türkülerde upuzun
ağıtlarda fidan fidan
koçero
bildirir hal-u ahvalini dört mevsim tanrısına
bildirir divanına
şaşırtılmaz adaletin:
‘arkam sensin
kalam sensin
dağlar hey! ‘
gocunmayın güzel beyler
hanımlar
alınıp incinmeyin!
koçero bir vatandır
yaşanılır boydan boya
koçero bir vatansızlık
bir dağlaşmış yalnızlıktır koçero
mavzerleşmiş bir haksızlık
yanıtsız bir dilekçe!
ben Türkçe anlatamam
o Kürtçe anlatamaz
Farsça çıkmaz doruklara!
gocunmayın güzel beyler
hanımlar
kan bulaşır ellerime
ben anlatamam!

Hasan Hüseyin Korkmazgil

12 Göçebe Ruhlum şiiri Ahmet Selçuk İlkan ŞiirleriAhmet Selçuk İlkan
235 kez okundu0

Göçebe Ruhlum

Aramıza Toros dağlarını koydun da ne oldu?
Değdi mi inadına bu hasret kaçağım
Yılları bir kör duvar gibi önüme
Yolları prangalar gibi ömrüme
Ve sensizliği nikahlar gibi kalbime
Gidişinin üstünden
Kaç mevsimi gelin ettim
Gel gör ki
Yine de susturamadım hıçkırıklarını umutlarımın
Dönüp dönüp bıraktığın bir beyaz mendile
Sarılışım ondan
Ve ardından serseri yıldızlar gibi
Seni şehir şehir arayışım ondan

Duydum ki
Gözlerini yağmurlu bir gecede Malatya’da bırakmışsın
Ellerini Konya’da Mevlana Türbesinde bulmuşlar
Saçlarını bir deli rüzgar almış
Akdeniz’in tuzlu sularında götürmüş
Ayak izlerin hala Assos’un kumlarında
Ve dudakların hala ağlamaklı
Ankara’nın o en soğuk taş duvarlarında
Bursa’nın yeşilinde güneşin
Erzurum’un karlarında ateşin
İzmir’in imbatlarında en ıslak bakışın kalmış
Görüyorsun işte
Bana yine seni toplamak düşüyor
Beni de sokaklardan sokaklara çarpmak
Oysa yüreğim bu ağustos sıcağında
Sensizlikten buz kesmiş
Yuvasız kuşlar gibi üşüyor

Hani derler ya
‘Diyarbakır, Diyarbakır olalı
Böylesine zulüm görmedi
İnan ki göçebe ruhlum inan ki
Bu şairinde
Anasından doğdu doğalı
Böylesine acı çekmedi
Şimdi soruyorum sana
Bir sabah
Gebe bırakıp gitmeseydin umutlarımı
Ben böylesine hayaller doğurur muydum?
İstanbul’un bu en köhne sokaklarından
Ardahan’ın en ıssız dağ köylerine
Böylesine acı
Böylesine zehir
Böylesine asi
Şarkılar haykırır mıydım?

Biliyorum
Yetmedi sana bu sevda
Yetmedi sana bu aşk
Sana gelen tüm trenleri kaçırdım
Sana giden bütün otobüsleri
Acılar istasyonunda biletsizim şimdi
Çıkışım yok, dönüşüm yasak
İstesem de gelemem artık
Uzakların en uzağında
Sonsuzluğun sonundasın
Sen de bekleme beni
Hadi durma
Yeni ülkeler bul kendine,yepyeni adresler
Mesela Katmandu
Mesela Hindistan
Mesela Tibet
Orda da yeni aşıklar bul kendine
Onlarda benim gibi
Önce şair
Sonrada doğduğuna pişman et

Oysa yıllardır
Kutsal bir emanet gibi sakladım aşkını
Ve seni bekledim
Her sabah terkedilmiş istasyonlarda
Hiçbir sevgili
Böylesine kanatmadı gözlerimi
Hiçbir sevgili
Böylesine sökmedi yüreğimi
Rüzğar bile dokunsa ağlarım şimdi
Bak hala parmak izin duruyor avuçlarımda
Ve her gün aynı soru dudaklarımda
Sana böyle yanmaktan
Seni böyle sevmektense
Dağ başlarında taş mı olaydım söyle?
Ah benim göçebe ruhlum
Ah benim kaçağım
Ah benim bağrıma saplanmış esmer bıçağım.

Ahmet Selçuk İlkan
Kayıt Tarihi : 16.2.2005 13:49:00